Posts Tagged Hezbollah

Hizbullah’ın Moral Mantığı

Martin Kramer, “Hizbullah’ın Moral Mantığı,” Dünya ve İslam Dergisi, Sayı: 11 (Yaz 1992), s. 97-120.

“…Galip gelecek olanlar yalnız Allah’ın taraftarları (Hizbullah)tır.” (5/56).

1982 yılında ilk defa olarak bir grup Lübnanlı Şii müslüman Kur’an’ın bu ayetini kendilerine slogan olarak benimsediler ve kendilerini “Hizbullah” olarak tanıttılar. O günden beri, İran İslam Cumhuriyeti tarafından desteklenen ve Lübnan’da Şii nüfusun çoğunlukta olduğu bölgelerde birçok taraftarı olan Hizbullah, Lübnanlı diğer örgütlerin hesaba katmaları gereken bir hareket haline geldi.

Hizbullah’ın -hem ideolojik ve hem de askeri alanda- karargahının bulunduğu Bekaa Vadisi’nde ve Şiilerin çoğunlukta olduğu Beyrut’un güney banliyöleri kadar Güney Lübnan’ın kırsal kesimindeki diğer Şii köylerinde de gittikçe nüfuzunu arttırdığı gözlenmektedir. Hizbullah mücahidleri; zaman zaman, başta Emel olmak üzere kendilerine muhalif olan diğer Şii gruplarla, çoğunlukla da İsrail tarafından desteklenen, genelde Hıristiyanlardan oluşan Güney Lübnan ordusuyla ve Lübnan’a yerleşmiş Suriye güçleriyle savaşmaktadır. Bu bağlamda Hizbullah hükümetsiz bir ülkeyi kazanma umuduyla yapılan bu çalkantılı savaşta kendilerine daha iyi bir yer edinebilmek için birbirleriyle çarpışan Lübnan’daki diğer silahlı örgütlerden farklılık göstermemektedir. O da aynı propaganda araçlarını kullanır: Toplantılar, söylevler, gazete, radyo istasyonu. Hizbullah kendi kumanda merkezlerine, eğitim kamplarına, silahlı milis kuvvetine sahiptir. Hareketin önderleri kendilerine gerekli silah, para yardımı ve desteği sağlayabilmek için müttefikleri olan devletler ve örgütlerle ilişki kurmuşturlar.1

Böyle olmakla birlikte, Hizbullah diğer Lübnanlı milislerden temel bir noktada ayrılır. Hemen tamamı Şii alimler olan hareket liderleri, kendilerinin ve taraftarlarının anlayışları ve asli amaçları doğrultusunda devrimci yeni bir Lübnan modeli tasarlamışlardır. Hizbullah’ın hedefi, er veya geç Lübnan İslam Cumhuriyeti’ni kurmaktır. Bu sebeple Hizbullah; Lübnan’daki diğer cemaatler arasında kendi konumunu izafi olarak düzeltmek ve ötekilere Üstünlük sağlamak gibi bir amaç edinmemiş; Lübnan’ı İslami sosyal ve siyasal bir düzenin ideal örneği haline getirmeyi amaçlamıştır. Hizbullah; Lübnan’ı sivil savaşın yıkımlarından ve Batı’nın hayat biçimini kendilerine empoze etmek için yapılan yabancı müdahalelerin sonuçlarından ancak İslam’ın kurtaracağı görüşünü taşır.

Lübnan, İslam İnkılabı’nın zuhurunu hızlandırmaya ve hemen şimdiden bu programın tamamını açıklamaya yönelik imkan ve yöntemler üzerinde hiç şüphesiz hareketin içinde görüş ayrılıkları mevcuttur. Hizbullah’ın bazı yöneticileri bu sorular üzerinde görüş birliğine varamadılar, zaten hareketin İranlı rehberleri de Lübnan’ın değişimi üzerinde uygulanacak olan metodun seçiminde ayrılığa düştüler. Ama mücahidlerin çoğu için bu tartışmaların fazla önemi yok. Hizbullah’ın gençleri (kız ve erkek) İslami adalet ve kanunlar sayesinde gelecekle dengesini ve istikrarını yeniden bulacak olan Lübnan hayaliyle kendilerinden geçiyor ve İslam’ı bu topraklardan atmak isteyenlere karşı cihada girişiyorlar.

Hizbullah’ın Yapısı

Hizbullah’ın liderleri hareketlerinin basit bir politik parti veya güç olmadığını, inandıkları kutsal dava uğruna mücadele verdiklerini savunuyorlar. Hizbullah’ın resmi sözcüsünün açıklamasına göre hareket “alışılmış anlamda organize bir parti değil. Zira kapalı parti kavramı İslam’a aykırı. Hizbullah bir görev ve sorumluluk, bir yaşam tarzı.”2 Hizbullah’ın sorumlularından bir diğeri ise, Hizbullah’ın alışılmış manada bir örgüt olmadığını, çünkü mensuplarının ne aidiyet belirten bir kimlik, ne de örgüte özel ayrı (Hizbullah mensupları sadece her müslümanın sahip olması gereken İslami sorumluluklarını taşıyor, [ç.n.]) bir sorumluluk taşımadıklarını savunuyor. Bu, adaletsizliğe karşı savaşan ve imam Humeyni’ye sadık inananların bir araya geldiği bir cemaat.3 Bir diğeri ise bu konuyla ilgili görüşlerini şöyle ifade ediyor: “Geleneksel anlamı içerisinde bir parti değiliz. Bütün müslümanlar Hizbullah’ın üyesidir, bu nedenle üyelerimizin sayımım yapmamız imkansız.”4

Ve, İran’ın Beyrut’taki Maslahatgüzarının değerlendirmesiyle: “Hizbullah kendine özgü bir yapıdan ibaret değildir. İki parti vardır: Hizbullah (Allah’ın Partisi) ve Hizbuşşeytan [Şeytan’ın Partisi].”5

Hareketin 1982’deki ortaya çıkışım izleyen ilk bir kaç aylık sürede, sadece bir tebliğ ve davet olarak tasarlanmış bir Hizbullah fikri vakıaya oldukça yakındı. Fakat İran’ın Hizbullah’ı gittikçe daha kurumsal, merkezi ve belirli özel sorumluluklara sahip bir yapı haline getirebilmek için çaba harcamasıyla, Hizbullah, bir yüksek istişari meclis (Lübnan Konseyi) ve üç yerel meclis (Bekaa, Beyrut, Güney Lübnan) tarafından yönetilen bir örgüt oldu. Bugünkü durumda idari işleri yedi komisyon yürütüyor. Şura meclisi (Lübnanlı Şii din adamlarından oluşmakta) alınan kararları İranlı temsilcilerin de onayıyla belirliyor. Hizbullah’ın askeri gücü, 4000 kişilik milis kuvvetiyle giderek daha kurumsal bir hal alıyor. Hareketin bu kısmına katılmak isteyenler önce belli bir eğitime tabi tutuluyorlar.6

Hizbullah devrimci bir parti olarak, hareketin içerisindeki otoritenin özelliğini gizli tutmaya çalışıyor. Danışma kurulundan bağımsız etkin kişilerin, Hizbullah’ın adını kötüye kullanmalarından dolayı Şubat 1985’te bir bildiri ve yazılı resmi bir beyanname yayınlandı.7 Ancak hareketin yapısıyla ilgili başka önemli açıklama yapılmadı. Hareketin faali yel erin de birinci derecede rol oynayan Lübnanlı Şiiler’den (din adamı veya diğerleri) uzunca bir liste yapılırsa, görülür ki hiç birine Hizbullah içerisinde önemli görevler yükleme imkanı bulunmaz.8 -Weber tarafından karizmatik hareketlerin değişmez özelliği olarak belirtilen- resmi yapının varlığının reddedilmesi, Hizbullah’ı, başta rakibi Şii Emel örgütü olmak üzere belirgin, detaylı bir şekilde resmileşmiş ve sorumluların seçilerek ya da tayinle ama açık olarak tesbit edildiği hiyerarşik bir yönetime sahip olan Lübnan’daki diğer örgütlerden ayırmaktadır.

Ama yapının varlığının tanınmaması ve ısrarla reddedilmesi aslında yanıltıcıdır. Hizbullah Şiilerin ezici bir çoğunluğa sahip oldukları ve şeriatın uygulanabileceği bir İslam devleti kurma çabasında olan bir harekettir. Hizbullah içerisinde otoriteyi oluşturan Şii ulemanın konumu İran’da iktidardaki İslam Cumhuriyeti Partisi’nin ulemasıyla aşağı yukarı aynı. Ulemalar arasındaki ilişkiler, resmi olarak belirlenmemiş olmalarına rağmen saygıya dayanan oldukça karmaşık ilişkilerdir. Hizbullah, ulemanın bir güç birliği oluşturmasıyla doğdu. Dayanışmaya her alim kendisine tabi olan bağlılarıyla katılıyordu. Hareketin İranlı öncüleri, militanların tümünü kitlesel olarak ve doğrudan yönetebilmek amacıyla bu bağlılıkları kırmak için oldukça çaba harcadılar, ama sadece kısmi bir basan elde edebildiler. Hizbullah’a kişisel olarak üye olmuş olanların bile buraya, Lübnan’da bağlı oldukları Şii alim vasıtasıyla gelmiş olmaları kuvvetle muhtemeldir. Bu alim de Hizbullah’la kendisinden daha eski bir alim tarafından; o da bir diğeri tarafından… vs. tanıştırılmışlardır. Şii dünyasının (İran’da ve Irak’daki gibi) daha yüksek mertebelerine kadar yükselen bu ilişkiler ağı, Hizbullah içerisinde yüzeysel olmayan yeterli bir yapının oluşmasını sağlıyor. Bu yapı iç disiplinin sağlanmasını, yukarıdan gelen emirlerin yürürlüğe konabilmesini ve yardımların toplanabilmesini sağlıyor.

Hizbullah içerisinde Bekaa Vadisi’ne yayılmış Şii ailelere özgü bir otoriter yapı daha bulunuyor. Bu aşiretlerin Hizbullah’a bağlılıkları, İslami taahhüt altına girmekten çok aşiretler arası mücadele ve birleşme safhasında görülüyor. Aynı şekilde Güney Lübnan’ın Şii köylerinde, Hizbullah’a bağlılık geleneksel köylü ilişkileri çerçevesinde oluşuyor. Ama Güney Beyrut banliyösünde, köy ve aşiretleriyle bağlarını koparmış olan Şiiler’in Hizbullah’a olan bağlılıkları genellikle, Hizbullah’a bağlı Şii bir alime tabi olmaları aracılığıyla gerçekleşiyor. Bu çok nüfuslu kenar mahalleler Hizbullah’ın Lübnan’daki ana kalesini ve entellektüel birikiminin potasını oluşturuyor.

Senelerin getirdiği ortak tecrübeler neticesinde hareketin üst düzey alimleri ortak coşkuları, arzuları ve istekleri paylaşıyorlar. Çoğu Şiilerce kutsal sayılan Necef’in en tanınmış medreselerinden mezun olmuş. Orada saygı ve sevgi dolu bir rekabet ortamı içerisinde, İslam hukukunu, ilahiyatı ve felsefeyi, geleneksel pedagojik metodlara göre öğrendiler. 50’li yılların sonundan 70’li yılların sonuna kadar Necef; İslami değerlerin ve kendi dini otoritelerinin Batıcılık etkileri tarafından tehdit edildiğini gören ulemanın kaygılarıyla adeta körüklenen büyük bir entellektüel ateşin ocağı gibiydi. Bu tehlikeleri savuşturabilmek için Necef’e kadar yayılmış olan milliyetçi ve komünist doktrinlere karşı alternatif oluşturabilecek, bir İslami devlet teorisi hazırladılar. İslam hükümeti, İslam ekonomisi, ideal İslam devleti gibi konular yazı ve konferansları oluşturan konulardı. Bu ulemanın en önemlileri; Ayetullah Muhammed el-Hakim ve Muhammed Bakır es-Sadr’dı. Her ikisi de Irak asıllıydı ve birçok Lübnanlı öğrencileri vardı. Bu eğitim ve öğretim süreçleri 1965’te; Şah’ın iç ve dış siyasetine karşı mücadele eden Ayetullah Humeyni’nin İran’dan sürülmesinden sonra Necef’e gelmesiyle cesaretlendi ve ağırlık kazandı. Humeyni burada (Necef) 13 yıl geçirdi. 1970’de İslam devleti üzerine konferanslar veriyordu; böylelikle din adamlarını siyasal güçlere karşı koymaya teşvik ediyordu.

Bütün bu dini çalışmaları sürekli etkilenebildikleri yaşlarda ve şiddetli ortamlarda takip eden Lübnanlı Şiiler az veya çok belli bir ideale kavuştular. Şii öğretisi içerisinde, dostluk ve sürekli devrimci bir anlayış içerisinde, dünyayı değiştirebilecek tutarlı yargılara ve verilere sahiplenmiş bir şekilde Necef’i terkettiler. O günden beri, Iraklı güvenlik güçleri Necef’i radikal ulemadan temizlediler; bazıları da idam edildi. Ancak bugün kişisel ve ideolojik bağlar her zamankinden daha güçlü. İran İslam Cumhuriyeti’nin doktrinlerinin Hizbullah tarafından süratli ve tam olarak kavranması, anlaşılması, sindirilmesi onlara yöneten din adamlarının geçmişinden ve Necef’teki Lübnanlı Şiilerden kaynaklanmakta.9

Zihinlerde kökleşmiş bu yüce kutsal dava fikri, Hizbullah’ı sürdürülen mücadeleyi Lübnan’ın sınırlarını çok çok aşmış bir vakıa şeklinde algılamaya sevketmiştir. Diğer silahlı örgütlerden farklı olarak Hizbullah, Lübnan’da İslam Cumhuriyeti kurulmasına tümü de az veya çok karşı olan yabancı güçler ittifakını yenilgiye uğratmadan önce kendisini nihai hedefine ulaşmış sayamaz. Bu güçlerin başında, kendisine körü körü bağlanmış olan Arap rejimlerinden cesaret alan ABD ve İsrail gelmektedir. Söz konusu güçler, Hizbullah’ın kısıtlı menzilinin çok çok dışında olanlardan başlayarak, Lübnan’a çeşitli şekillerde müdahale edebilen güçlü düşmanlardır.

Hizbullah’a davasında karşı gelmek isteyenleri engellemek İslami Cihad’ın görevidir, Amerika ve İsrail kuvvetlerini Lübnan dışına püskürtmeye yarayan bombalı suikastleri üstlenen bu örgüt olmuştur. Bir seri adam kaçırma harekatıyla yabancı etkileri Lübnan’dan temizleyen de yine kendisidir. Aslında İslami Cihad hakkında çok şey söylemek mümkün değil, Hizbullah ile arasındaki ilişkiler hususunda da fazla bir şey söylenemez. Hizbullah’ın yöneticileri ve sözcüleri İslami Cihad’ın arkasında kimlerin bulunduğunu bilmediklerini açıklıyorlar. Batılı istihbarat servislerine göre ise; İslami Cihad Beyrut’tan yönetilen ve arkasında Hizbullahi bir subayın bulunduğu bir örgüt. Bu subay İran’ın ve Hizbullah’ın emri altında.10 Ama bu konudaki iddialar birçok kez değişikliğe uğradı. Aslında eylem ve inancın bu kapalı aleminde, İslami Cihad’ın bildirileri ortaya gerçek bir şeyler koymaktan çok uzak. İslami Cihad’ın üstlendiği intihar saldırısını gerçekleştirdikleri bilinen üç gençle ilgili bir kaç detay bilgisi, örgüte nasıl girildiği veya örgütün metoduyla ilgili kesin bir kanaat sahibi olabilmek için çok yetersizdir.11

Ancak İslami Cihad’ın dünya önünde kendini açığa vurmaya ihtiyacı yok; bunu onun yerine Hizbullah üstlenmiş durumda. Hem de oldukça verimli bir şekilde. İslami Cihad ve Hizbullah arasındaki karşılıklı bağlılığın derecesi ve sorumlulukların payı ne olursa olsun, fikri birliktelikleri Hizbullah’ın yöneticilerinin günlük açıklamalarında ortaya konuyor. İslamî Emel örgütünün başı olan Hüseyin el-Musevî, Hizbullah’ın Bekaa Vadisi’ndeki bir kolu. Kendisi sürekli reddetse de İslami Cihad’ın beyinlerinden olduğu basın yayın tarafından zaman zaman öne sürüldü. O ve taraftarları, İslami Cihad’ın eylemlerinin sıradan cinayetler gibi gözükmemesi ve algılanmaması için İslamî Cihad’a siyasal ve moral destek verdiklerini söylüyorlar. Müsavi, görüşlerini şöyle ifade ediyor: “Bizim bu yönde propaganda faaliyetimiz olmasaydı yaptıkları eylemler [İslami Cihad’ın eylemleri -ç.n.] kamuoyu tarafından adi cinayetler gibi algılanabilirdi. Biz kamuoyuna; bu eylemlerin mazlumlar tarafından zalimlere karşı verilen cihadın bir şekli olduğunu anlatmaya çalıştık.”12

Hüseyin el-Musavi ve Hizbullah’ın diğer liderleri, cinayet gibi gözüken eylemlerini kutsal girişimler haline getirerek sıradan hareketler olmaktan kurtarıyorlar ve bu eylemlere derin bir anlam yüklüyorlardı. Mantıklı kanıtlar sayesinde İslamî Cihad adı altında giriştikleri eylemleri doğrularken, ortaya hem kitleler, hem kendileri ve hem de İslamî mücadele için geçerli bir ahlak kuramı koymuş oluyorlardı. Bu liderler arasında; İslami yetkinlikleri ve bundan kaynaklanan sorumlulukları dolayısıyla saygı gösterilen Lübnan’ın en tanınmış Şii din adamlarından bazıları göze çarpmaktadır. İslamî Cihad’ın kendini ispatlamaya ihtiyacı yoktur ve o da zaten böyle bir işe girişmemiştir. Bu ahlaki oluşumun yeterliliği ve dayanıklılığı sayesinde, Hizbullah’ın yöneticileri, İslam Cumhuriyeti’nin yakında gerçekleşeceğine ve eylemlerinin hareketin düşmanlarını geriye püskürttüğüne dair bir hava yaratmışlardır.

Bu liderlere düşmanlarına fütursuzca meydan okuma havasım iki eylem çeşidi kazandırdı. Bunlar; Hizbullah’ın, Lübnan’ı içinde bulunduğu bataklıktan çıkarmak için kesinlikle uygulanması gerektiğini savunduğu İslam hukukunun bazı ilkelerini, ilk bakışta ihlal eder gibi gözüken yöntemlerdi: Bombalı intihar saldırıları ve yabancıların kaçırılması. Pek yaygın olmayan bu iki yöntemle ilgili Hizbullah’ın bünyesindeki tartışmalar, usul konusuna yeni bir aydınlık kazandırıyor. Herkesi tehdit eden bir felaketin ve yıkımın ortak endişesinin çaresiz bırakan acımasız baskısı altında; uygulanan usulün ahlakiliği, doğruluğu ve zorunluluğu ayarlanabilir, usulüne uydurulabilir ve hatta yeniden oluşturulabilir.

Hizbullah’ın Sözcüleri

Bu iki sorun üzerine geliştirilen kanıtların içeriğine geçmeden önce, bunları dile getirenleri tanımamız gerekiyor. Hepsi İslami bir Lübnan hakkında aynı görüşü paylaşıyorlar. Bununla birlikte onları Hizbullah’a getiren yollar da, Hizbullah davası hususundaki görüşleri de birbirinden çok farklı. Hizbullah’ın görev ve sorumlulukları hakkında değişik bakış açılarına sahipler; mücadele sürecindeki kıdemleri, hitap ettikleri topluluklar, İran’a ve Hizbullah’ın diğer yöneticilerine olan bağlılıkları hep farklı. Şii imamların ise ilmi seviyeleri aynı değil. Hizbullah’ın İran devrim muhafızlarıyla Bekaa Vadisi’nde giriştikleri operasyonlar liderleri, en ortak noktada buluşturan husus. Hüseyin el-Musavi din adamı olmayan tek kişi. Nebşit köyünde doğmuş, (Bekaa’da), 40 yaşlarında. Emel hareketinin üst düzey bir yetkilisi olmadan önce edebiyat öğretmeniydi. Sık sık gidip geldiği İran’la olan ilişkilerden sorumlu. Emel ile, lideri Nebih Berri’nin Ulusal Selamet Komitesi’ne katılma kararı alması sonucu 1982’de arası açıldı. Böylece Bekaa’ya yönelip, orada İslami Emel hareketini meydana getirdi. Artık bu hareket, Hüseyin el-Musavi’nin kişisel ağırlığı olmasına rağmen, Hizbullah’a dahil olmuş durumda. Bekaa’da, Hizbullah’ın iki genç Şii dini lideri var. İkisi de Necef’de medresede okumuşlar. Şeyh Subhi el-Tufayli. 1948’de Bekaa’da Brital köyünde doğmuş, Necef’te 7 yıl eğitim görmüş, kısa bir süre de Kum şehrinde okumuş. Gençliğine rağmen, Bekaa’nın etkin imamları gibi onun da hatırı sayılır bir saygınlığı var. Şeyh Abbas el-Musavi, 1952 Nebşit doğumlu. Necef’te (1978’de Baalbek’e gelmeden önce) aynı medreselerde 8 sene okumuş. Bugün kurulmasına yardıma olduğu bir bölge okulunda ders veriyor. Bekaa imamları, kendilerine özgü bir çizgi oluşturma girişiminde olmadıklarını belirtiyorlar. “Bizim İran İslam devrimiyle olan ilişkimiz” diyor Tufayli, “bir abinin kardeşiyle, bir askerin üstüyle olan ilişkisi gibidir.”13

Beyrut’ta, Hizbullah’ın resmi sözcüsü Seyyid İbrahim el-Emin’dir. Zahle yakınlarında Nabi Ayla’da 1953’te doğdu. Eğitimine Necef’te başladı, ama Kum’da, gördüğü uzun bir eğitim süresi sonunda tamamladı. Emel’i Tahran’da temsil etti. O da Emel’le 1982’de bozuştu, önce Bekaa’ya, sonra da Beyrut’a gitti. Beyrut’ta İran konsolosluğuyla ilişki içerisinde. Ama o da vaizlik görevini sürdürüyor.

Çok ilginçtir ki Hizbullah’ın dini lideri olarak tanınan kişi ise hem bu konumunu, hem de Hizbullah’la olan tüm ilişkisini reddediyor. Bununla birlikte, Ayetullah Seyyid Muhammed Hüseyin Fadlullah siyasi yükselişini hareket üzerindeki inkar edilemez etkisine borçlu. Hizbullah’a bağlı Şii imamların en etkilisi ve hiç şüphesiz Lübnan’da İslam Cumhuriyeti davasının en zeki ve en tutarlı savunucusu o. Fadlullah 1935, Necef doğumlu. Babası Güney Lübnan’ın Aynata köyünden. Necef’te radikal alimler tarafından yetiştirilmiş, ama bir diğer müderrisin de etkisine maruz kalmış; Ayetullah Ebu’l-Kasım Hoi, kendini ilme adamasıyla tanınmış, siyasetten uzak kalmıştır. Fadlullah Beyrut’a 1966’da geldi. Halkın hizmetinde vaizlik, eğitmenlik ve yazarlık yapmaya burada başladı. İran devrimiyle birlikte kendisini siyasetin içinde buldu. 1982 İsrail işgali sonrası Lübnan’daki yabancı tahakkümünü eleştiren ve İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasına ilişkin yazılar yazdı.14

Fadlullah, küçük hesapların ve basit hedeflerin peşinde değildir. Yalnız Hizbullah içinde değil, aynı zamanda Emel içinde, hatta Lübnan’ın dışındaki Şiiler içinde bile kendisine taraftar toparlamaya çalışır. Aynı zamanda hareketin İranlı rehberleriyle olan ilişkilerinde dahi ihtiyatlı davranır, zira içinde yetiştiği Lübnan kültürü onu onlardan ayırır. Fadlullah’a göre, Lübnan İslam Cumhuriyeti hemen kısa bir gelecekte gerçekleşebilecek bir iş değil; zira yabancı destekçileri de dahil olmak üzere bir çok grup açıkça birbirlerine karşı.15 Tüm saldırı ve tehditler bu grupların birbirlerine olan muhalefetini kıramadı. Belli bir savaş, iman savaşı bu karşıtlıkları yavaş yavaş zayıflatabilir. Fadlallah da, kendisini Lübnanlı milislerin siyaset batağından uzak tutan bir din adamı ve sonuçta hepsinin arabulucusu olarak bu girişimin mimarı olmak düşüncesinde.

Böylelikle Fadlullah, kendisinin Hizbullah’ın ruhani ya da asli lideri olarak gösterilmesini doğru ve yararlı bulmuyor. Hareketin, İran etkisi altındaki önemli bir parti olarak başkalarının kararlaştırmış olduğu eylemlerin ağır sorumluluğunu üzerine almak için hiç bir sebep görmüyor.

Ayrıca, daha sonra (ileride) etkinliğini Hizbullah’ın sınırlarının ötesine yayma imkanını kendisine sağlayacak bir konumu göz önünde bulunduruyor ve şimdiden saf dışı kalmak istemiyor.16 Fadlullah da bu konuda sürekli açıklamalarda bulundu. Eğer Hizbullah’ın lideri olsaydı “Bunu söyleyebilmek için yeterli derecede cesarete sahiptir. Fakat böyle bir şey sözkonusu değil.” Açıklayabildiği tek şey: “Silahlı veya silahsız hiç bir grubun davranışlarından sorumlu değilim.” Hizbullah’a açıkça bağlanmış imamların tersine, o, Hizbullah’ı, Lübnan’daki diğer milis gruplarıyla aynı yapıda bir hareket olarak kabul ediyor. Hizbullah, Lübnan’daki diğer silahlı direniş grupları gibi bir grup (parti). Hukuka uyabilir ya da onu çiğneyebilir. Diğerlerine nazaran daha hafif olsa da hatalar yapabilir.17 Fadlullah Hizbullah’ın içerisinde bağlıları bulunduğunu kabul ediyor, ancak hareketin “dini lideri” etiketini reddediyor.18

Bütün bunlara rağmen, Fadlullah Hizbullah’ta bir araya toplanmış din adamlarının resmi hiyerarşisi içerisinde zirvede bulunuyor. Statü olarak ve ilmi yönden onlardan üstün. Hareketin bütün toplantılarında hazır bulunan ve kendisine danışılan bir kişi. Kendini feda etmiş olan bağlılarından çoğu Hizbullah’ın çizgisinde, üyeleri Beyrut’ta Bir el-Abid Sokağı camisini dolduruyorlar. Hizbullah toplantılarında onun camisini kullanıyor ve belki de muhtemel suikast girişimlerine karşı onun can güvenliğini sağlıyor. Hizbullah’ın yöneticileri arasında karşılıklı sıkı bağlar var. İranlı liderler ve Fadlullah, birbirlerini ne kadar kıskanırlarsa kıskansınlar ortak kaderleriyle birbirlerine bağlılar. Hizbullah’ın üyeleri İmam Humeyni’ye bağlılık yemini ediyorlar, ancak bu hareketin Lübnanlı taraftarlarına doğrudan bir şey ifade etmiyor, zira bu yeminin belagat etkisi Farsça ile sınırlı kalıyor. Üstelik İran’ın İslam Cumhuriyetçiliği mesajlarının Hizbullah’a iletilmesi işleminde, başarısı, Fadlullah’ın Arap diline hakimiyetine ve belagat gücüne bağlı. Bu noktada Fadlullah sadece bir aracı olamıyor, zira onun da kendine özgü bir programı var. Ancak bu hizmetin başarıyla gerçekleştirilebilmesinde hiç bir Lübnanlı Şii din adamı onun verimliliğine yaklaşamıyor.

Adı bu bağlamda zikredilebilecek olan diğer birçok Hizbullahi din adamı daha var. Bunlar arasında: Şeyh Muhammed İsmail Halik (Beyrut’taki bir İslam enstitüsünün kurucusu ve Lübnan’da Ayetullah Muntazeri’nin temsilcisi); Şeyh Zuhayr Kanj (Hizbullah tarafından desteklenen bir grup din adamının lideri), Şeyh Mahir Hammud (aynı grubun bir yöneticisi olan Saydalı bir Sünni) Şeyh Muhammed Yazbek (Baalbek’teki bir İslam enstitüsünün kurucusu), Şeyh Hasan Nasrullah (Güney’deki Şii direnişi içersinde çok aktif) ve Güney Lübnan’daki köy ve şehirlerdeki bir çok vaiz yer alıyor.

Hizbullah’ın tam bir analizini yapmak onların fikirlerini ortaya koyacaktır. Ancak buradaki açıklamalar hareketin içerisinde en çok göze çarpan temsilciler tarafından yapılmaktadır.

İntihar ve Şehitlik

1983 ilk yazı ile 1985 yazı arasında Lübnanlı Şiiler tarafından gerçekleştirilen intihar saldırıları furyası yüzünden bugün artık Hizbullah tüm dünya tarafından tanınıyor. Bu saldırılar Lübnan’daki ABD, Fransa ve İsrail hedeflerine düzenlendi ve bu önemli güçleri bölgedeki politikalarını yeniden gözden geçirmeye mecbur bırakılabilecek kadar şaşırtıcı başarılar zincirini oluşturdu. Bu operasyonlar esnasında intihar komandoları onlarca hatta yüzlerce kişiyi öldürdüler.

İslami Cihad saldırıları üstlendi ve Hizbullah’ın önde gelen sorumluları bu operasyonlarla ilgileri olmadığını iddia ettiler. Bununla birlikte intihar komandoları Hizbullah’a daha çok yarar sağladılar. Bununla birlikte, bu parlak başarılara ulaşan bu saldırılar, dini coşku ve ruhun mevcut maddi güçlerdeki zayıflıkları telafi edebileceği fikrini aşıladı ve böylece Hizbullah, bağlılarında diğer hiç bir milis grubunun ulaşamayacağı bir sadakat ve kendini feda etme duygusuna sahip oldu. Bu noktadan sonra bunların varlığından habersiz gibi davranmak mümkün değildi. Hareketin liderleri, kendilerini dışarıda tutmaya devam ederek, ama bir yandan da bu eylemlerin sorumlusuymuşçasına bir üslupla, bu eylemlerin kesinlikle Allah yolunda kendini feda etmek olduğunu belirterek onları meşrulaştırdılar.

Bir anlamda Beyrut’taki Çok Uluslu Güç’e bağlı Amerikan ve Fransız kuvvetlerine karşı 1983 Ekimi’nde giriştikleri etkili intihar saldırıları basit bir mantık içerisinde rayına oturtuluyordu. İslami Emel’den Hüseyin el-Musavi eylemleri yabancı işgaline karşı yürütülen savunma hareketleri olarak görüyordu. “Biz Emel örgütü olarak, bu operasyonlarla hiç bir ilgimiz olmasa dahi izledikleri yöntem ne olursa olsun kendilerini savunan insanların yanındayız.”19 Onun gözünde, Çok Uluslu Güç, Lübnanlı müslümanlara karşı silahlı saldırı içerisinde bulunan askeri bir kuvvetti. Beyrut’un güneyindeki banliyölerde yerleşmiş ve ülkenin tüm camilerindeki Şii vaizlerin yaydığı zihniyet buydu. “Bu saldırıların yanındayım.” diyordu Müsavi. “Amerikalılar ve Fransızlar düşmanımız olan Falanjist ve İsraillilere müslümanlara karşı yardım etmek için Beyrut’a geldiler, İsraillilerin Beyrut’a girmelerini sağlayabilmek için Filistinliler’i sürdüler.”20 Müsavi bu olayları üstlenen İslamî Cihad üyelerinden kimseyi tanımadığını açıklıyordu. Ancak daha sonra şu açıklamayı yapacaktı: “Onların Lübnan’daki Amerikalı ve Fransızlara karşı düzenledikleri şerefli saldırıları destekledim. Sürekli tekrar ettiğimiz gibi onlarla bir alakamız yok, ama kendilerine saygı duyuyoruz, tüm kalbimizle destekliyoruz ve yaptıkları işlerin büyüklüğü önünde eğilmeyi kendimize bir borç biliyoruz.”21

Şeyh Abbas el-Musavi, (Bekaa Vadisi’nde Hizbullah lideri) saldırıların bütün müslümanların fikirlerinin bir yansıması olduğunu söylüyor ve şöyle devam ediyordu: “Çok Uluslu Güç böyle davranmamalıydı. Birinin kapısına vurduğunuzda içeriye girmeden önce cevap beklemelisiniz,”22 Seyyid İbrahim el-Emin’e göre, (Hizbullah’ın Beyrut’taki sözcüsü) “bu haksız işgal son model silahlarını denemek için Lübnan’ı bir askeri laboratuvar haline getiren Amerika yüzünden meydana gelmişti.” Şöyle ekliyor; “düşmanlarımıza karşı kendimizi savunmak bizim hakkımızdı. 1983 Ekim’i saldırıları özel bir saygı görmeyi hak ediyor. Zira insanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir direniş.”23 Hizbullah’ın liderleri, Çok Uluslu Güç’ü barışı sağlamak amacı güden bir güç olarak değil, sadece savaş zamanlarındaki ‘düşman güç’ olarak görüyorlardı. Öyleyse bu saldırılar tarafsız hedeflere karşı girişilen terörist saldırılar değil, düşmana karşı girişilen askeri saldırılardı. Sadece Hizbullah değil, diğer Lübnanlı örgütler ve İran’la Suriye’de, büyük heyecan uyandıran askeri operasyonlarda olduğu gibi bu saldırılara da alkış tutuyorlardı. Lübnan’daki İsrail kuvvetlerine karşı girişilen saldırılar da aynı şekilde tasvip görüyordu.

Müslümanların kendi hayatlarını önceden tasarlanmış bir şekilde feda etmelerini içeren bu saldırılar Hizbullah içerisinde en büyük ahlaki sorunu oluşturuyordu. Sık sık tekrarlanmasıyla Şii din adamlarının gündemine gelen suikastler İslam tarafından intiharın yasaklanmasından dolayı Hizbullah içerisinde de genel bir kabul görmüyordu.24 (Yazarın Lübnanlı müslümanların istişhadi eylemler olarak tanımladığı Allah’a teslimiyetin zirvesi olan bu eylemlerin intihar olarak tanımlaması, kendisinin siyonist amaçlı ve propaganda ağının bir parçası olduğunu açığa vurmaktan başka ne ifade edebilir ki? Yalnız Lübnanlı değil, tüm dünya müslümanlarınca takdir ve gıpta ile anılan bu eylemler hakkında Hizbullah içinde tartışma olduğuna ilişkin iddialar ise tümüyle asılsız ve uydurmadır. [ç.n]) Bazı eylemciler yöntemin mesajı gizlemesinden dolayı üzüntü duyuyorlardı: Bu saldırıları yorumlamaya davet edilen birçok psikolog, bunların siyasi olmaktan çok klinik vakıalar olduğunu ileri sürüyorlardı. Bu yorumlamalar; eylemlerin, ruhsal dengeleri bozuk kişiler tarafından gerçekleştirildiği ve hatta bu yüzden İslami Cihad’ın eylemlerden sonra bile eylemcilerin kimliklerini saklamak zorunda kaldığı hakkında yükselen dedikodular Şii kesimi üzerine hiç de etkisiz olmuyordu. Eğer durum böyle ise, eylemlerin sorumluları -İslami Cihad adıyla bunları tasarlayıp organize edenler- akli melekelerini tam anlamıyla kullanamayan dengesiz gençlerin psikolojik sıkıntılarını istismar etmiş oluyorlardı.

Bu sorunu vaaz, söylev ve röportajlarında düzenli ve sistemli olarak dile getiren Seyyid Hüseyin Fadlullah oldu. Bu ihtiyatla ele alınması gereken bir konu olmasına rağmen bundan kaçınamazdı. Lübnan Ordusu ve Lübnan kuvvetleri (Falanjist) istihbarat örgütlerinden kaynaklanan ve Amerikan basınının ifşa ettiği Fadlullah’ın, eylemcilere eylemlerinden hemen önce dini bir özel izin belgesi verilmesini kabul ettiği söylentisi yayılıyordu.25 Bu suçlamaya karşı derhal kesin bir yalanlama açıklandı. Bu suikastlerin ahlaki sonuçlarının analizinden önce çözülmesi gereken bir zorunluluktu. Bunu yapabilmek için kendisini dini konuların yorumunu yapabilecek bir pozisyona getiriyordu. Ve Hizbullah içerisindeki bekleyiş başlamıştı. Operasyonlarda izlenen yöntem ahlaki açıdan kabul edilebilir miydi, edilemez miydi?

İlk açıklamaları her iki anlama da çekilebilir vaziyetteydi. Şüphelerden biri, içinde bulunulan toplu durumla [konjonktür] ilgiliydi. Saldırıların gerçekleştiği süreç içerisinde, Amerika’nın daha saldırgan bir tavır takınması hususunda ve güney banliyöye karşı girişilebilecek muhtemel misillemeler konusunda kaygılarını dile getiriyordu. Suikastler, emperyalizmin planlarını gerçekleştirebilme hususunda elverişli bir ortam yaratabilirdi. Bu, iki bombalama eylemiyle doğrulandı. Ve ABD Greneda’yı işgali ve Lübnan üzerinde politik baskılarını arttırmak için bunu fırsat bildi.26 Fadlullah’ın saldırıların sonuçlarının Amerika’nın kararlılığı üzerindeki şüpheleri süratle ortadan kalkıyordu. Saldırılar bu kararlılığı sarsıyor ve Çok Uluslu Güç’ün geri çekilmesini hızlandırıyordu. Ve Fadlullah suikastlerde izlenecek yöntem sorunuyla hem ahlaki hem de fıkhi yönden karşı karşıya kalıyordu. İnananlar tarafından sorulara boğulmuş olan Şii din adamları da ondan izlenecek yol hakkında bir tutum bekliyorlardı. Bazıları açık bir fıkhi hüküm (intihar saldırıları hakkında bir fetva) bekliyorlardı.

Fadlullah kanunların tüm ayrıntılarını biliyordu. Şunu açıklamakta da tereddüt etmiyordu; “Kişisel yorumumdan yola çıkarak, siyasi hareket içerisindeki intihar taktiğine başvurulmasına ait bazı çekincelerim var.”27 Ve böylece, bütün baskılara rağmen, bu konuyu kesin bir kurala bağlamaya ikna olmuyordu. Kişisel hareketleri överken, seri bakımdan da bir sorun olan “yöntem” hususunda üstü kapalı da olsa izin vermekten sakınıyor. “Birçok kez açıklamaya çalıştığım gibi büyük güçlüklerle karşılaşıldığı zaman hariç, operasyonlar haklı gösterilemez. Operasyonların başladığı günden beri hiç bir fetva vermedim. Tam tersine, bir fetva alabilmek için bütün bu talepleri geri çevirdim. Bu eylemlerin olumlu yönleri olmakla beraber olumsuz noktaları da oldukça fazla.”28

Fakat bu ikilemli durum onun anlayışıyla uyum içinde. Kendi felsefi hipotezine göre “doğal olarak dünyadaki her olayın bir olumlu ve bir de olumsuz yönü vardır.”29 Ve “her iyi şeyin içinde bir kötülük ve her kötülüğün içinde bir iyilik vardır.”30 Kendine özgü koşullan göz önüne alınmadan hiç bir saldırı eylemi haklı veya haksız gösterilemez. Operasyonların kendine özgü durumlarını incelerken, Fadlullah kesin bir fetvaya yanaşmadan yapılabilecek en açık tasvip yolunu gösteriyor.

Her şeyden önce, sınırsız güçlerini istedikleri gibi kullanan Amerika ve İsrail’in karşısında müslümanların yapacakları başka bir şey kalmamışta. Diğer alternatiflerin yokluğu karşısında alışılmadık yöntemler kabul görebilir, hatta zorunluluk haline gelebilir: “Eğer mazlum bir halk, silahlarının kendilerine güç verdiği Amerika ve İsrail’le boy ölçüşemiyorsa o halde pek alışık olunmayan silahlara başvurabilir. Zulüm, mazlumların her gün yeni silahlar ve yeni güçler keşfetmesini sağlayabilir.”31 Güçler arası oransızlıkları bu yöntem ortadan kaldırıyor. “İki düşman devlet veya mazlum milletlerle emperyalistler arasında ne zaman bir çatışma olsa, taraflar kendi silahlarını çoğaltacak, rakibininkileri ise donduracak çareler arar. Örneğin mazlum milletler teknolojiye sahip değillerdir ve yakıp yıkan araçlar Amerika ve Avrupa’nın elindedir. Üçüncü dünya ülkelerindeki mazlum müslümanların alışılmışın dışındaki yollardan çok basit araç ve imkanlarla saldırgan güçlerin terörizmine karşı durmasına kafamızı takmadan şunu ifade etmeliyiz ki biz saldırgan milletlere karşı halkların en alışılmadık olanlar da dahil her metodu kullanarak savaşmasını meşru bir hak olarak tanıyoruz. Biz bunu dünyayı yöneten emperyalist güçlere karşı girişilen dini yönden de haklı bir savaş olarak görüyoruz.32 Mazlumlar emperyalizmin müthiş gücüne karşı açık şekilde dezavantajlı olduklarından güçlerin dengesi, kendini savunma gerekliliği içerisinde klasik olmayan özel savaş yöntemleri gerektiriyor.

Fadlullah klasik olmayan yöntemlerin gerekliliğini kabullenmiş olsa da içlerinde intihar saldırıları gibi aynı zamanda İslam hukukuna da aykırı olabilecek yöntemleri aynı kolaylıkla kabul etmiyor. İslami kanunlara titizlikle bağlı olanların önüne hafifletici sebepler ileri sürmek yetmez. Bu konuda Fadlullah’ın tezi çok zekice oluşturulmuş. “Böyle girişimler kendi genel durum bütünlüklerinde ele alınmalıdır.” Eğer bir militan normal şartlarda çarpışamayacağı düşmanına bu tür siyasi bir şok uygulamayı düşünüyorsa, o halde onun kendisini feda etmesi bir dini savaş, bir cihad eylemi olabilir. Onun mücadelesi, normal bir askerin çarpışmasından farksızdır, Tek farkı birinin normal savaş yöntemleri çerçevesinde kalması diğerinin ise kalmaması.33 Fadlullah hiç kimseye kendini havaya uçurmasını söylemediğini belirterek şöyle diyor: Müslümanlar, elde bir tüfekle olduğu kadar, kendini canlı bir bomba haline getirerek de savaşılabileceğine inanıyorlar; zaten elde bir tüfekle ölmekle, kendini havaya uçurmak arasında bir fark yoktur.34

İşte Fadlullah’ın tezinin düğüm noktası burada. Bombalı saldırı sırasında ölmenin daha sıradan bir şekilde içlerinden bazılarının geri dönmeyeceklerini kesinlikle bilerek, ama verecekleri kurbanların ortak davaların birer sembolü olduğunu düşünerek savaşa giden askerlerin durumlarından hiç farkı yoktur. “Acaba on düşman askerini öldürdükten sonra öleceğinizi bilerek on kişiyi öldürmek için savaş meydanına atılmakla kendiniz ölürken onları da öldüreceğinizi bilerek bu işi yapmak arasında bir fark var mıdır?” Fadlullah olmadığını savunuyor, işte psikologların anlayamadıkları da bu. Onlar bu eylemlerde sadece, “büyüleyici bir cennet hayaliyle” beyinleri yıkanmış insanların kaçınılmaz davranışlarını gördüler. Ama psikologlar ne zulüm, ne de onun tahrik etkisi üzerinde hiç bir şey bilmiyorlar. Zira “hiç aç kalmamış biri, açın çığlıklarını anlayamaz.” Bazı siyasi düzenleri değiştirme amacı güden müslümanlar vardır ve bunlar ölseler dahi, davaları ilerlemektedir. Böyle bir ölüm ne trajedi ve ne de zihinsel bir bozukluğun neticesi değildir. Düşünüp taşınarak canlı bir amaca hizmet için karar verilmiş bir ölüm umutsuzluk hissinden uzak, davasına hizmet amacı güden bir eylem, intihar kamyonlarının sürücüleri ölüme gülerek gidiyorlar ye basının dediği gibi düş görmüyorlar, onlar davalarını bir adım daha öne götürebilmenin dayanılmaz sevincini kalplerinde yaşıyorlar.35

Fadlullah böylece; İslam’ın hayrına hizmet ettiğinin farkında olduğu, amaçları ve sonuçları ile tamamen ve tam bir şuurla gerçekleştirilen eylemleri geçmişe dönük olarak tasvip etti ve onayladı. Ama kendisi hiç bir fetva vermedi ve bu çeşit hiç bir eylemi önceden onaylayacağı ve doğru bulacağı umudunu yaratmadı. Sadece bu uğurda kendisini feda edebilecek, arzulu ve kesin kararlı ve caydırılması güç insanlarla bu işe giriştiğini belirtiyordu.36

Böylece onun ahlaki mantığı birbirine muhalif ama aynı zamanda birbirini tamamlayıcı iki teoreme dayanıyordu. Müslümanların davası haktı ve olağanüstü imkanlara bağlıydı; ama bombalı intihar saldırıları o kadar olağanüstülük ifade etmiyordu. Ve dikkatlice yaptığı değerlendirmeyle bu saldırılarda ölen müslümanların savaş meydanlarında ölen diğerlerinden farklı olmadıklarını ortaya koyuyordu. İslami Cihad’a gençleri vicdan huzuru içinde silah altına almak ve onları intihar eylemleriyle görevlendirmek için imkan tanıyan şey, işte bu ahlaki olarak kendini sorumluluktan kurtarma mekanizmalarıydı. Karşıdakinin insan olduğunu yok saymaya kadar uzanan daha basit sorumluluktan kaçma mekanizmalarından37 farklı olarak bu karmaşık mekanizmalar Hizbullah’ın mollalarına, söz götürmez bir şekilde insanlıkları apaçık olan -müslüman- hayatların Allah yolunda feda edilmesini onaylama rahatlığını ve özgürlüğünü tanıyorlardı. İşte ahlaki ikilem, bu hayatların hangileri olacağı noktasında ortaya çıkıyordu. Bir kumandan, klasik bir operasyonda sorumlu olduğu askerlerden bazılarının ölümle burun buruna olduklarını bilir, ama hangileri olduğunu kestiremez. Bu Allah’ın takdiridir veya kaderdir veya tesadüftür. Kumandanın bütün kişisel sorumluluklarını ortadan kaldıran ve kurbanlarını kendisi saptayan bir tesadüf. Ama İslami Cihad’ın liderleri tarafından düzenlenen operasyonlarda, aynı basit ayrıştırma yöntemiyle sorumluluğun giderilmesi imkansızdı. Böylece Hizbullahi mollalar, Fadlullah’ın ispatlarının yansımalarıyla titizlikle en üst düzeye vardırılmış karmaşık bir mantık örgüsü hazırlarlar.

Gerçeği söylemek gerekirse, Fadlullah’ın mantığı Hizbullah bazında fazla dolambaçlı, zaten diğer din adamlarının açıklamalarında bu fikirler daha sadeleşmiş bir şekilde yerini alıyor. Onlardan biri intihar operasyonlarının mutlak manada ne yasaklanabileceğini, ne de geçerli sayılabileceğini söylüyordu: Onların kabul edilebilirliği şartlara göre değişir. Tüm müslümanlar, muhtemel ölçülerde dini kaide olarak hayatlarını korumakla yükümlüdürler. Ancak kafirlerin saldırılarını İslam’ın iyiliği için defedenler cennete gideceklerdir. “İnanıyoruz ki, aslında düşmana karşı yapılan bu intihar saldırılarının mimarları cennetliktirler.”38 Fadlullah ise tam tersine eylemler sırasında ölen müslümanlara böyle bir güvence vermedi. Diğer din adamları ise, ortaya koyduğu fikri doğrulama ve açıklamaların, müslüman bir fakihin fıkhi hükmü yerine geçebileceğine ikna olmamışlardı.

Hizbullah’taki ikinci derecedeki din adamlarından birine göreyse; şehadetin bir zorunluluk olarak algılandığı (intihara karşı istişhad) bu eylemler “bizden ilham alan gençlerimiz tarafından gerçekleştiriliyor. Bu eylemler konusundaki değerlendirmelerimi sormaya gelenlere bunun en yetkili kişilerden, yani İmam Hoi veya İmam Humeyni’den alınacak bir fetvayı gerektirdiğini zira bir müminin fıkhi esasları göz önüne almadan hiç bir şey yapmaması gerektiğini izah ettim.” Lübnan’daki İsrail kuvvetlerine karşı intihar saldırısı düzenledikleri bilinen üç kişi adeta şehadeti kendilerine bir zorunluluk veya kural olarak benimsemeleri bir fetvaya uygun olarak yapılmış gibi ödüllendirildiler.39

Hizbullah içindeki birçok kişi; açıkça belirtmese de bizzat Fadlullah’ın da ima ettiği geleneksel fetvaların kamuoyunun tercihini kazanmasından dolayı, entellektüel açıklamaların, bu eylemlerin meşru kabul edilebilmesi için gerekli olmakla birlikte tek başlarına yeterli olmadıkları görüşünü taşıyordu. Bununla birlikte, bu fetvaların taşıyacağı mantık, Fadlullah ve Hizbullah’ın diğer liderlerinin intihar saldırılarını meşrulaştırdıkları açıklamalarında yürüttükleri mantıktan hiç de farklı olmayacaktı.

Çok Uluslu Güç’ün geri çekilmesi ve İsrail kuvvetlerinin güneye doğru gerilemelerinden sonra ağır düşman kayıplarına yol açan operasyonlar azaldılar. Daha sonra, benzer eylemler Hizbullah’la aynı ideolojik potada olmayan gruplarca da düzenlendi. Bu saldırıları önlemek için karşı tarafın aldığı önlemler sonucu, eylemlerin yöneltilebileceği potansiyel hedeflere ulaşmak ve onları imha etmek çok zorlaştı. Bazı denemeler de önemli sayıda masum Lübnanlı’nın ölümüne yol açtı. Aynı zamanda Hizbullahî savaşçılar, Bekaa’daki İran kamplarındaki gelişmelerden yararlanmaya başladılar, üstelik Güney Lübnan ordusuna karşı konvansiyonel ve etkili saldırılar düzenleyebilecek seviyeye gelmişlerdi.40

Koşulların farklılaşmasından dolayı intihar saldırısı usulü terk edildi. 1985 yılı sonunda, Fadlullah yaklaşımdaki değişikliği doğruladı: “İntihar saldırıları yönteminin; sadece ve sadece eğer bir insanı kendi vücudunu tahrip gücü yüksek bir bomba haline getirmeye sevkeden coşkulara eş değer siyasal ve askeri değişimler meydana getirebildiği takdirde uygulanabileceği inancındayız.” Fadlullah geçmişte İsrail kuvvetlerine karşı girişilen operasyonları “İsraillilere hatırı sayılır zararlara yol açan başarılar” olarak nitelendiriyordu. “Ancak artık sadece bir binayı yıkarak sınırlı zararlar verebilen ve karşılığındaysa düzenleyenin hayatına mal olan bu eylemler içinde bulunduğumuz koşullarda uygun değildirler.”41 Fadlullah sonuç olarak bu olağanüstü yöntemin meşruiyetini başarısına bağlıyordu. Eğer başarı artık sağlanamıyorsa o ana kadar ahlaki mantığın önüne set çektiği çekinceler yeniden belirirler, İslam hukukunu gayet iyi bilen Fadlullah ve diğer Hizbullahî mollalar sadece başarılı sonuç vermesinin bu eylemleri meşrulaştırmalarına yettiğini hiç bir zaman kabul edemediler.

Ancak artık eskisi gibi göz alıcı başarılar söz konusu olmayınca bütün karşı deliller ortaya döküldüler. Fadlullah’ın “İslami model”42 olarak yaptığı tanımlamaya göre düzenlenen böyle eylemler kesildiler ve sorun artık Hizbullah liderlerinin yorumlarında sık sık ifade ettikleri şekliyle bir daha ortaya konmadı.43

Suçsuz Rehineler ve İslamî Ahlaka Uygunluk

1982 Temmuz’unda Beyrut’taki Amerikan Üniversitesi’nin Amerikalı bir yöneticisi, David Dodge, İran’la ilişkili Lübnanlı Şiiler tarafından kaçırıldı. Rehin alma eylemi aşağı yukarı Lübnan’daki bütün silahlı grupların siyasal birikimlerinin bir parçasıydı ama şimdiye kadar rakip milisler tarafından esir tutulan arkadaşlarının serbest bırakılması veya rakiplerinin gözünü korkutmak amacıyla yalnızca birbirlerine karşı bu eylemlere girişmekteydiler. Siyasi gruplar kendilerini rakip olarak görmediklerinden dolayı, yabancılar kendilerini bu tür saldırılara karşı güvenlikte hissediyorlardı. Ancak İslam Cumhuriyeti fikrinin Şiiler arasındaki yükselişi bu hayale kapılmaya bir son verecekti. Lübnan’da ve Körfez’de, İran tarafından İran İslam Devrimi’nin düşmanları olarak görülen Fransa ve Amerika’nın vatandaşları Lübnan’daki yabancı çoğunluğu oluşturuyorlardı. Dodge’un kaçırılmasından sonra, Amerikalılar ve Fransızlar İslamî Cihad adına rehin alınma korkusuyla yaşar olmuşlardı. Hizbullah’ın yöneticileri bombalı intihar saldırılarında olduğu gibi mantıklı davranıyorlardı: Bu rehine alma faaliyetlerinin başındaki kişi ve grupları taramadıklarını belirtiyorlardı. Ancak elde edilen bilgiler bunların İran ve Hizbullah tarafından kontrol edildiğini gösteriyordu.

Bu rehin alma ve kaçırma faaliyetleri Lübnan’da “İslam Cumhuriyetçiliği” davasına birçok yönden yaradı. Bu, her şeyden önce 1983 Aralığında Kuveyt’te gerçekleştirilen bombalı suikastlerden yargılanan Şiiler’in ve düşman eline düşmüş İslam devrimi komandolarının serbest bırakılmalarını sağlayabilmek için iyi bir ortamdı. Bazı Fransız ve Amerikalı rehinelerin tutuklanma işini kontrol eden Lübnanlı bir Şii, Kuveytli mahkumlardan birinin kayınbiraderiydi ve sürekli olarak onların serbest bırakılmasını istiyordu. Rehin alma eylemi, aynı zamanda düşman devletlerden siyasal ve ekonomik tavizler koparmak için kullanılabilecek bir yöntemdi: Zira Amerika’dan silah sağlanması ve İranlılar’a konan ambargoların kaldırılması karşılığında onlardan bazılarının serbest bırakıldıklarını biliyoruz. Bu; düzenli olarak sürdürüldüğünde korkudan yılmış olan yabancıların kovulması gibi ilave faydalar da sağlayabilecek bir yöntemdi. Onların kaçmaları yabana desteğine güvenen yerli işbirlikçilerinin güvensizliğini artıracak ve İslam devrimine karşı çalışan yabancı ajanların işlerini daha da zorlaştıracaktı. Bu eylemler, rehineler ellerinde olduğu müddetçe eylemcilerin muhtemel saldırı ve misillemelere karşı dokunulmazlıklarını da sağlıyordu. Bu uzayıp giden rehin almalar süper güçlerin zayıflığım göstererek eylemcilerin morallerini yükseltiyor ve durum bu noktaya gelene kadar görmezlikten gelinen geçmişteki haksızlıklar üzerine de dikkat çekiyordu.

Ancak rehineler kişisel olarak masum oldukları ve sadece bir amaç için araç olarak kullanıldıkları için hukuka bağlı olan insanlar zor bir ikilemle karşı karşıya geliyorlar. Ne İslam hukuku ve hatta ne de İslam savaş hukuku masumların esir alınmasını hoş görüyle karşılamaz. Bu tip eylemler, İslami bir amaca hizmet etmek adına yapıldıklarından ön yargılı olmayan kişilerin ve anlayışların bile bunları İslam’ın kendisiyle özdeşleştirmeleri böylece de İslam’ın bir hoşgörü ve adalet dini olma imajından çok uzak bir şekilde algılanması oldukça mümkündür. Sonuç olarak, intihar saldırılarında da olduğu gibi, yöntemin mesajı aşması gibi bir risk ve rehinelere karşı duyulan sempatinin müslümanlara karşı bütün olumlu yaklaşımları yok etmesi tehlikesi söz konusu oluyor.

Bu kez de yabancıların kaçırılması ve idam edilmesini meşrulaştırmak için ahlaki bir mantık oluşturma ve bunu ifade etme görevi yine Hizbullah’a aitti. En basiti yabancı rehinelerin müslümanların öldürülmeleri ve casusluk olaylarıyla ilgili suçlu olduklarına dair açıklamalar yapmak. Şeyh Subhi el-Tufayli’ye göre, “tüm dünyada emperyalizmin ajan ve casusları var. Bu ajanlar kültürel veya diplomatik bir kimliğe bürünebilir. Onları durdurmak kendini müdafaa etmek kadar önemli bir olay.”44 Hüseyin Müsavi de kaçırma olaylarını kabul ettiğini söylüyor. “Şayet rehineler müslümanlara zarar verebilecek şüpheli ajan ve casuslarsa.” onayladığını belirtiyor.45 Fakat bu tür bir meşrulaştırma hiç de sağlam temellere dayanan bir açıklama içermiyor. Aynı mantıktan hareketle, casus olmadığı ortaya çıkan bütün rehinelerin serbest bırakılması gerekir. Ve hiç kimse bütün rehinelerin Batı Beyrut sokaklarında rastgele kaçırılan insanlar ve TWA 847 uçağının yolcuları da dahil olmak üzere ajan olduğunu düşünmek gibi bir saflığa düşmez. Casus olmayan yabancıların uzayıp giden tutukluluk hallerinin sürmesinin daha tutarlı bir meşrulaştırma zeminine oturtulması gerekiyordu.

Hizbullah’ın resmi sözcüsü bile bunu yapabilmekte güçlük çekmişti. Yabancı gazeteci ve diplomatların kaçırılmaları olayına İslami hükümler çerçevesinde nasıl bir yorum getirilebilir diye Seyyid İbrahim el-Emin’e sorulduğunda, cevabı şu olmuştu: “Bu benim yetki alanım dışında, onu kaçıranların kendilerine sormak lazım.”46 Böyle kaçamak bir cevap; genellikle kendi kişisel yorumunu ortaya koymasına ya da kendisini yetersiz gördüğü noktada bu konuda daha yetkin olan bir alimin görüşünü benimseyerek ifade etmesine alışılmış bir Şii din adamının toplumsal konumuyla uyuşmuyordu. Aynı şekilde Hüseyin el-Musavi de, bu noktada İslami hiç bir net açıklamada bulunmuyordu. Kendisine suçsuz insanların hapsedilmesi ile ilgili İslam’ın görüşü sorulduğunda cevap basit: “Bu sorun içki konusuna benziyor. Alkol İslam tarafından yasaklanmıştır, ancak gerekli görülen durumlarda iyileştirecek miktarda almaya cevaz verilmiştir.”47 Benzetme zayıf, ancak Hüseyin el-Musavi de İslam hukuku hususunda özel bir eğitim görmemiş.

Hizbullah’a bağlı bir din adamı rehine almanın müslüman halkları sömürgeciliğin tutsaklığından kurtarmaya yönelik olduğunu öne sürüyordu: “Bir avuç Avrupalı için arzulanan özgürlük milyonlarca müslüman için de arzulanmalı.”48 Durum şimdi bir açıklığa kavuşmuştu. Rehineciler, Kuveyt ve İsrail tarafından tutuklanan Şii müslüman grupların serbest bırakılması amacını güdüyorlardı. Hizbullah’ın resmi açıklamalarında da TWA’nın kaçırılışı ve Amerikalı ve Fransız rehinelerin tutuklanması olayları hafifletici sebeplerden dolayı haklı gösterilebilir olarak tanımlanıyordu. TWA’nın kaçırılmasına izin verilmişti. Zira işgal altındaki Filistin’de tutuklanan 700 Şii’nin kaçırılması üzerine insanî duyguları harekete geçiriyordu. ABD; 40 rehinenin alıkoyulmasına şiddetle karşı çıkarken İsrail’in eylemlerini nasıl onaylayabilirdi?49 Ama Amerikalı ve Fransızlar’ın kaçırılmasına gelince, iki ülke de mazlumları köşeye sıkıştırmaya yeltenmişler ve bu zulmün kurbanlarına da zalimlerin kendi yöntemlerini onlara karşı kullanmaktan başka çareleri kalmamıştı.50 Şeyh Abbas el-Musavi’ye “Ya bu mazlumlar rehine alma olaylarından sorumlu değiller mi?” diye sorulduğunda aynı tavrı takınıyor: “Suçlu olan sadece Amerika, Fransa ve İsrail’dir. Yaptıkları barbarlıklardan ve müslüman halklara karşı güttükleri kindar politikalardan dolayı bu olayların sorumlularıdırlar; öyleyse kendi uygulamalarının sonuçlarını kabullenmek zorundalar.”51

Bu mantığın dayanaksızlığı, hukukî ve entellektüel kaynakların yoksunluğunu gösteriyordu. Ve bu niteliklere sahip olan kişi olması Fadlullah’ı diğer Hizbullahi din adamlarından ayırıyor ve hareket için kesinlikle vazgeçilmez kılıyordu. Ama o da rehin alma ve kaçırma olayları hususunda ikna edici bir mantık öne süremiyordu, zira o da bu eylemlerin İslam hukuku ve ahlaki ölçülerle haklı gösterilemeyeceğine inanıyordu. Canlarını bombalı saldırılarda feda edenlere gösterdiği rızayı, suçsuz insanları kaçıranlara gösteremiyordu. Bu eylemlerin olumlu yönleri de olduğu bir gerçekti ve Fadlullah şu prensibinin hala geçerli olduğunu savunuyordu: “Her hayır da bir şer ve her şerde bir hayır vardır, İslami hareket, rehineler olayını, Amerika’yı politikalarını değiştirmeye zorlaması bakımından oldukça iyi kullanmıştı.52 Böylece önemli sorunlar bunlardan habersiz olan dünya kamuoyunun gözleri önüne seriliyordu.53 Bu pragmatist delillere, sınırlı ahlaki kanıtlar da eklenebilirdi. Kaçırma eylemlerinin sorumluları kendi ailelerinin serbest bırakılması tasası içerisinde, çok zor bir duruma düşmüşlerdi. Onların davaları da insani bir davaydı. Ve Fadlullah verip veriştiriyordu: “Adam kaçırma ve rehin alma olayları hakkında konuşmak hangi Amerikalı ve Fransız’ın hakkı oluyormuş? Onlar ki Ben Bella’nın uçağına zorla el konulması ve Barh’a kaçırılması gibi birçok eylemi organize ettiler.”54

Rehineler sorununun çözümünün imkansızlığı ABD’nin zarar hanesine daha baştan kaydedilmişti. ABD’li yetkililerin rehinelerin salıverilmesi için gerekli olan her türlü siyasal girişimi dışlayarak bunu Amerika’nın terörizme karşı savaşında bir prensip meselesi haline getirmeleri sorunu tam bir çıkmaza soktu. Fadlullah yabancılar sorununa, kaçırılan Lübnanlılar meselesine baktığı açıdan yaklaşıyordu: “Biz biliyoruz ki Batı veya Doğu Beyrut’ta bir Lübnanlıyı kaçıranlar bunu kaçırılan bir başka insanın serbest bırakılması için yapıyorlar.” Onun bu yaklaşımı Lübnan’daki yabancıların ilk kaçırıldıkları andan itibaren böyleydi.55 Eğer Amerikalılar takas çözümünü kabul etselerdi, rehineler meselesi dosyası başka olaylara sahne olmadan rafa kaldırılabilecekti.

Tam tersine Amerikalılar olayı uluslararası terörizm çerçevesi içerisinde daha da yokuşa sürdüler. Böylece Amerikan hükümeti, İran’la olan ilişkilerinde yeni ortamlara zemin hazırlamak ve “İslamî harekete” karşı bir “güvenlik ve siyaset programı” uygulayabilmek üzere rehineler sorununu kullanacaktı.56 Bütün bunlar olup biterken, Fadlullah rehine alıp kaçıranlarla ilgili kararını bildiriyordu. Ona göre bu eylemler İslam’a ve İslamî bir Lübnan’ın müslümanlar için olduğu kadar hristiyanlar için de daha hakkaniyetli ve daha doğru bir Lübnan olacağı hususundaki ikna edici propagandasına ciddi olarak zarar veriyordu. İslam Cumhuriyeti’ne yöneltilen muhalefet İslam’ın, fanatik kesimlerin dini olarak algılanmasından kaynaklanıyordu. Batı toplumunun gözünde, “Terörizmi İslam’ın yeniden doğuşuna bağlamak ve aşırı uçculukla [extremisme], saldırı olaylarının İslam’ın genel doğal özellikleri olarak algılanması sonucu İslam’ın gerçek yüzünün gizlenmesi” Fadlullah’ı çok üzüyordu.57 İşte Fadlullah bu imajı uygun bir yolla yıkmak istiyordu.

Maalesef bu adam kaçırma ve rehine alma eylemleri, Hizbullah’ın bünyesindeki birçok kişi tarafından gözü pekçe ve kahramanca bir cesaret örneği olarak algılanıyordu. Bu durum karşısında Fadlullah, Hizbullah kitlesini öncelikle bunların bedeli hakkında bilinçlendirme yolunu seçti. Kaçırma işlerini yapanların hatta suikastçilerin en önemli hedefleri Beyrut’taki Batı’nın bozguncu etkinliğinin merkezi kurumu olarak kabul edilen Amerikan Üniversitesi’nin profesörleri oluyordu. Fadlullah, Batı eğitim sistemiyle İslam ideolojisi arasında büyük zıtlıklar bulunduğunu belirtmesine rağmen, profesörleri rastgele kaçırmanın üniversitenin kapanmasını sağlayamayacağını ve İslam hakkında yanlış yorumlamalara yol açabileceğini savunuyordu, iman meselesini İslam’ın mesajı çerçevesinde öğrencilere sunmanın daha olumlu bir strateji olabileceğini savunuyordu.58

Beyrut’ta görevli muhabirler de rehinecilerin başka bir hedefi haline gelmişti. Hizbullah casusların sık sık, basını, gerçek yüzlerini maskelemek için kullandıklarına inanıyordu. Ama Fadlullah ikna kampanyası içerisinde gazetecilere esaslı bir rol yüklüyordu. Onları cezbederek, Lübnan’ın kendisiyle en çok mülakat yapılan kişilerinden biri haline gelen Fadlullah, böylece kamuoyunun dikkatlerini Hizbullah üzerine çekiyordu. Bu açıdan bakılırsa gazeteci kaçırma işi, onların arasında casuslar olsa dahi davaya inkar edilemez bir şekilde zarar veriyordu. Örneğin Terry Anderson, Beyrut’taki Associated Press’in büro şefi onunla görüştükten bir gün sonra kaçırılmıştı.59 Fadlullah bunu basının sağladığı kolaylıkları tehdit etmesinden dolayı kendisine yapılmış bir hakaret olarak gördü ve: “Olumsuz yönler taşısalar da görevlerini ifa etmede gazetecilere yardım etmeliyiz.”60

Ancak Fadlullah, konumundan aldığı destekle İslam ahkamını ve ahlaki yorumlamalar hususunda yetkili olarak temelden bir delil de getiriyordu. Suçsuz insanların kaçırılmaları cezayı müeyyideyi gerektiriyordu ve İslam öğretilerine tersti. “Bir devlet başkanı ile olan meseleden dolayı suçsuz insanların kaçırılması veya öldürülmesi yasaktır.”61 Zira Kur’an bildiriyor ki; hiç bir kimse bir başkasının yükünü taşımaz. “Eğer bir baba bir suç işlerse, oğluna ceza veremezsiniz. Allah herkese yaptıklarını bildirecektir.” Fadlullah burada kaçırma ve rehin alma eylemlerini “insanlık dışı ve dine aykırı” ve “İslam’a uygun olmayan yöntemler” olarak nitelendiriyor. Kurbanların; “kaçırma eylemleriyle hedeflenen rejime muhalif olmaları” ve “kendi hükümetlerinin siyasetlerine karşı çıkmaları” mümkündür. Bu suçsuzlar müslümanlara yapılan haksızlıkların da sorumlusu olamazlardı. O halde onların suçları ne idi? Eğer bunlar kaçıranların ileri sürdükleri gibi casuslarsa, o halde casusluk suçundan derhal yargılanmaları gerekir. Eğer böyle değilse onları takas için kullanmak değil, serbest bırakmak gerekir. Fadlullah bu tavrı yalnızca gazetecilerin önünde takınmıyor, aynı zamanda Güney Beyrut’un kenar mahallelerindeki camisinde de Cuma vaazlarında aynı düşünceleri tekrarlıyordu, Bu olaylardaki tüm sorumluluğunu inkar etmekle kalmıyor; ayrıca “Eğer bu olaylarla ilgim olsaydı, kendime olan saygımı yitirirdim.” diye ekliyordu.62

Aslında, Fadlullah rehinelerin serbest bırakılmasını çok canlı bir şekilde savunuyor ve kendisini ısrarla görmek isteyen birçok arabulucuyla görüşüyor. Onun amacı “Rehine kaçıranlar üzerinde psikolojik bir baskı ortamı yaratmak.”63 Fadlullah’ın bu eylemleri desteklemeyi reddetmesiyle bunları meşrulaştırma işi, bu görev için yeterli seviyeye sahip olmayan ve İslam ahkamı üzerinde Fadlullah kadar ehil olmadıkları gibi onun yorumuna da ancak üstü kapalı olarak itiraz edebilen daha küçük çaplı din adamlarına kalıyordu. Böylece rehine kaçıranlar rehinelerin video kamerasıyla çekilmiş filmlerinden veya Lübnan basınına gönderdikleri mektuplardan mesajlar göndererek davalarını bizzat savunmak zorunda kalıyorlardı. Bunlar Fadlullah’ın demeçleriyle mücadele etmeden, daha sık tekrarlanan ve daha uzun süren yöntemlerdi.

Böylece, Hizbullah rehine alma hususunda bir anlaşma zeminini bulamamış oluyordu. Fadlullah’ın basiret ve feraseti, onu, kendi takınacağı tavrı çok büyük bir titizlikle ifade etmek zorunda bırakan ahlaki bir ikileme sürüklüyordu. Hüseyin el-Musavi askerlerin veya casusların kaçırılmalarını desteklemeye devam ediyordu: “Eylemler dava için kesinlikle gerekli. Ama Beyrut’ta tahrik olmuş müslümanlar önlerine geleni kaçırmaya koyulunca rehine alma olayları kontrolden tamamen çıkıyordu. Ve bu önceden tasarlanmamış eylemlerden hiç bir olumlu sonuç çıkmadığı gibi şimdi müslümanlara çoğu kimse tarafından adam kaçıranlar gözüyle bakılıyor. Adam kaçırma eylemleri; “Hizbullah milleti için gerçekleştirilmiş olan asil eylemleri” gölgeleyecek şekilde karma karışık bir hal aldı. Musavi’nin kanıtı rastlantısal olmaktan çok belli bir amaç için özel olarak düzenlenen rehin alma olaylarım haklı gösteriyor. “İslami tercih” yöntemi olarak isimlendiriyor bunu.64 Müsavi şu sonuca bile geliyor: “Eğer rehineler suçsuzsa, ister Amerikalı ister Fransız olsun, rehine alımına karşıyım.”65 Suhbi el-Tufayli ise: “Rehineler sorunu, İslam davasını haksız gösteriyor.” diye ekliyor.66

Rehine alma yöntemleriyle alakalı olarak Hizbullah bünyesindeki artan tedirginlik harekete gayri resmi olarak bir bilinç kazandırma arayışında olan Fadlullah’ın ahlaki mantığından kaynaklanıyor. Ancak Amerika’yla İran arasındaki “rehineye karşı silah” pazarlığı ve Fransa-İran ilişkileri; özellikle de kar-zarar hesabının algılanması bu mantığı değişmeye zorlayabilir. Fadlullah, intihar saldırılarının üstün başarılar elde etmesi karşısında bunları meşrulaştıran bir ahlaki mantığı da ortaya koyarak karşılık vermişti. Eğer Hizbullah’ın bünyesinde, bu rehin alma olayları büyük başarılar olarak kabul görürse, Fadlullah’ın ahlaki itirazları basit çekinceler haline gelir ve ahlaki mantığın anlaşılması güç ama belirleyici yöntemlere göre yeniden oluşturup ifade etmesi gerekir. Aslında Fadlullah güncel tavırları içerisinde bir kapalılık arz etmiyor. Bütün rehin alma olaylarını yasaklayan bir fetva asla vermedi. Bir rehine ciddi olarak hastalandığı zaman bile izlenilmesi gereken yol hususunda fetva vermekte tereddüt etti. Aslında rehine alma olaylarına karşı bir tavır alsaydı, bu onun meslekî şerefini zedelemeyecekti. Rehineleri kaçıranlar, kendileri hakkında hiç bir suçlamada bulunmadığı için onun yaratmaya çalıştığı psikolojik ortama dayanabildiler. Fadlullah eylemler üzerine yorum yapmayan Humeyni ile ters düşmemeye oldukça özen gösterdi. Bu sessizlik ise rehineciler tarafından kendilerine destek olarak yorumlandı. Ve rehineleri Fadlullah’ın değil, İran’ın emri üzerine bıraktılar.

Hizbullah’ın Sürüp Giden Diyalektiği

Hizbullah rehineler sorunu üzerinde ayrılığa düştü. Bu belki de kaçınılmazdı; zira bir koalisyon olarak başladı ve öyle kaldı. Hareket kendini tek bir davaya adamıştı: Gelecekte Lübnan’da İslam Cumhuriyeti’nin kurulması. Ancak liderler bu amaca ulaştıracak dinamiklerin meşruiyeti ve ahlaki yapısı hususunda kendi aralarında münakaşa halindeydiler. Koalisyonun bazı üyeleri tarafından olağan dışı imkanlar kullanılması olağan dışı bir tartışma ortamına zemin hazırladı. Yalnızca din adamlarının belirlediği ölçülerde hareket edilen Şii dünyasında bu pek alışılagelmiş bir şey değildi. Bombalı saldırılar düzenleyenler, hava korsanları ve rehineciler ahlaki planda Hizbullah ve İran’a bağlılar ve alimlerin verdikleri hükümler de pek akademik değil. Bununla birlikte İslamî liderlerinin yorumları önemli hatta temel farklılıklar içeriyor.

Mülakatlardan, konuşma ve demeçlerden çıkarılabilecek bir tek sonuç var; o da Hizbullah “milleti”ni gelecekteki yolunda çok büyük iç çekişmelerin beklediğidir. Bir koalisyon olarak Hizbullah, her an çatlama ve dağılma olasılığı ile karşı karşıya. Buna rağmen Lübnan’da çekilen eziyetler Hizbullah’ın yapısını pekiştiriyor. Hareket düşmanlarının birçok kez gerilediğini gördü; bu onlarda Lübnan krizinin ancak kendi nihai zaferleriyle çözümlenebileceği inancını güçlendirdi. Suriye şimdi Hizbullah’ı saf dışı bırakacak bir çözüm yolu ortaya koyuyor. Hareketin eldeki imkanları kullanarak Suriye’ye karşı direnmesi ve bir zafer umması beklenemez, öte yandan, İsrail’i Lübnan topraklarından tamamen çıkarması, sadece konvansiyon el/alışılmış yöntemlere başvurursa çok küçük bir ihtimal. Alışılmadık/olağan dışı yöntemlere ilişkin tartışmalar ise henüz bir sonuca ulaşmaktan çok uzak görünüyor.

Çev.: İbrahim Turhan

 

Dipnotlar:

1- Şimdiye kadar Hizbullah’ı konu alan akademik çalışmaların sayısı çok azdır. Hareketin kısa bir tanıtımı için bkz.: Marius Debb, Lübnan’da Militan İslami Hareketler: Köken, Toplumsal Temel ve İdeoloji, Center for Contemporary Arab Studies [Çağdaş Arap Araştırmaları Merkezi]’nin Occassional Papers serisi, Georgetown Üniversitesi (Washington, Kasım 1986), s. 12-19. Hizbullah’a atfedilen bazı eylemlerin hareketle ilişkisi için de bkz.: Hobin Wright, Sacred Rage [Kutsal Öfke], (New York, 1986). Lübnan’da Şiiliğin tarihi için bkz.: Fuad Acemi, The Vanished imam: Musa al Sadr and the Shia of Lebanon [Kayıp imam: Musa es-Sadr ve Lübnan Şiası], (Ithaca, 1986). Lübnan’a İran tarafından taşınan siyasal çizginin yakın geçmişteki gelişimi için bkz.: R. K. Ramazani, Revolutionary İran: Challenge and Response in the Middle East [Devrimci İran: Meydan Okuma ve Orta Doğu’daki Yansımaları], (Baltimore, 1986), s. 175-195. Hizbullah üzerine bir tez Tel Aviv Üniversitesi’nden Shimon Shapira tarafından kısa bir süre önce tamamlanmıştır. Emel hareketinin Şii bir rakibi olarak Hizbullah’ın Emele paralel gelişim biçimi için bkz.: Clinton Batley, “1982 Savaşı Sonrasında Lübnan Şiileri”, Martin Kramer’in derlediği Shi’ism, Resistance and Revolution [Şia, Direniş ve Devrim] adlı kitabın içinde, s. 219-236.

2- İbrahim el-Emin, El-Hareketü’l-lslamiyye fi Lübnan [Lübnan’da İslami Hareket] içinde, (Beyrut, 1984), s. 145-146. [Türkçesi için bkz.: İnkılab Yay., İstanbul-1989.]

3- Hüseyin el-Musavi ile yapılan röportaj, En-Neharu’l-Arabi ve’l-Duvali, (Beyrut), 14 Ocak 1985.

4- Abbas el-Musavi ile yapılan röportaj, Le Revue du Liban, (Beyrut), 27 Temmuz 1985.

5- Mahmud Nurani ile yapılan röportaj, Monday Morning, (Beyrut), 14 Ocak 1985.

6- Hizbullah’ın yapısına dair, hareketin içerisinde yer alan kaynaklardan edinilen bir kaç ayrıntı, el-Şira (Beyrut)’da 17 Mart 1986 tarihinde yayınlandı. Bu bilgiler oldukça kesin kabul edilebilir.

7- “Lübnan ve Dünya Mustazaflarına Açık Mektup” şeklindeki bildiri es-Sefir (Beyrut, 17 Şubat 1985)’de özetlenmiştir. Hizbullah’ın benimsemiş olduğu kanunların ana ilkeleri için kendi yayınları arasında yer alan el-Ahd (Beyrut)’ın 8, 29 Kasım ve 5, 12, 19 Aralık 1986 tarihli nüshalarında İslami hükümet konulu yazı dizilerine bakılabilir. Kabul ettiği siyasal otorite biçimi, İran’daki gibi “velayet-i fakih”tir.

8- Bu gizlilik isteği; hareketin seferber edilmesi taktikleri konusunda kitap yazmış olan bir mensubu tarafından yakın geçmişte eleştiri konusu yapılmıştır. Bu kişi, İslam mezheplerinin en gizlisi olan İsmaililer’in bile önderlerinin isimlerini en azından kendi mensuplarına açıklamış olmaları vakası üzerine vurgu yapmaktadır. Bkz. Ali el-Kur’ani, Tarikat Hizbullah fi’l-Emel-i İslami (Beyrut, 1986). [Türkçesi için bkz.: Bengisu Yay., İstanbul-1991.]

9- Necef’i kuruluş merkezi olarak veren Lübnanlı ve Iraklı değişik Şii hareketler için bkz.: Martin Kramer, “İslami Devlet Yönetimi ve Bozgunculuk”, Middle East Contemporary Survey, Cilt 8:1983-1984, (Tel Aviv, 1986), s. 170-173.

10- Söz konusu kumandanlar arasında en tanınmış olanı Lübnanlı bir Şii olan 29 yaşındaki İmad Muğniyye’dir. İsmi aynı zamanda hem bombalı saldırılarla, hem de Lübnan’daki Amerikalılar’ın kaçırılmasıyla ilgili olarak zikredilmiştir. O, ABD’nin, 1985 Haziranı’nda TWA’ya bağlı Boeing uçağının kaçırılmasını organize etmekle suçladığı dört kişiden birisiydi. Kimlik ve kişiliği Amerikan istihbarat servisleri tarafından şöyle değerlendiriliyordu. [“Rehineleri (Amerikalıları) rahatlıkla öldürecek, saldırgan bir aşırılık yanlısıdır. Buna karşın sadece emirler doğrultusunda hareket etmektedir…] Bkz.: Charles Allen’in Tümamiral John Poindexter’e 9 Eylül 1986 tarihli raporu, Report of the President’s Special Review Board [Başkan’ın Özel İnceleme Heyeti Raporu], (Washington: Birleşik Devletler Hükümet Basımevi, 26 Şubat 1987), s. B-153, n. 90. İslami Cihad’ı kuşatan esrarı aralamak için ele geçirilen istisnai bir fırsat; Muğniyye’nin 1985 sonunda Fransa’dan geçiş yapması sırasında Fransız yetkililerin, ABD tarafından bu kişinin tutuklanarak yargılanması yönündeki isteğine uymamaları neticesinde kaybedildi: New York Times, 14 Mart 1986.

11- Bununla birlikte “şehitler”le ilgili yeni ve son derece önemli açıklamalar yapılmıştır. Kasım 1983’te Tyrdeki İsrail yerleşim bölgesine yapılan saldırının sorumlusu olan gencin ailesiyle gerçekleştirilen son derece ilginç mülakat için bkz.: el-Ahd, 16 Kasım 1986.

12- Hüseyin el-Musavi ile röportaj, Keyhan (Tahran), 29 Temmuz 1986.

13- Tufeyli ile röportaj, İttilaat (Tahran), 20 Ağustos 1985.

14- Daha kapsamlı bir biyografi için bkz.: Martin Kramer, “Muhammed Hüseyin Fadlullah”, Orient, (Opladen, Federal Almanya Cumhuriyeti), Cilt 26, No. 2 (Haziran 1985), s. 147,149.

15- İran’la Fadlullah’ın görüşleri arasındaki bizzat İran’ın Hizbullah’ın kurulmasını destekleme konusu da dahil farklılıklarla ilgili aydınlatıcı bir tartışma el-Şira’nın 4 Ağustos 1986 tarihli nüshasında yayımlanmıştır.

16- Fadlullah’ın benimsediği ve son derece ısrarla savunduğu anlayışa göre şeriat konusunda müracat edilebilecek sadece tek bir üstün merci olması zorunlu değildir. (El-Şira, 26 Mayıs 1986). Bu şekilde Fadlullah’ın kendisini Humeyni’nin halefiyle eşit bir konuma getirecek bir otorite bölüşümüne zemin hazırlamaya çalıştığı izlenimi uyanmaktadır. Bu röportajın yayımlanması Beyrut’taki İranlı yetkilileri son derece rahatsız etmiştir.

17- Fadlullah ile röportaj, Monday Morning, 15 Ekim 1984; En-Nehar (Beyrut), 3 Ekim 1984.

18- Fadlullah ile röportaj, El-İttihad et-Usbu’i (Abu Dabi), 30 Ocak 1986.

19- Hüseyin el-Musavi ile röportaj, Le Monde, 2 Kasım 1983.

20- Hüseyin el-Musavi ile röportaj, Le Figaro, 12 Eylül 1986.

21- Hüseyin el-Musavi ile röportaj, Kayhan, 29 Temmuz 1986.

22- Abbas el-Musavi ile röportaj, La Revue du Liban, 27 Temmuz 1985.

23- İbrahim el-Emin ile röportaj, Keyhan, 19 Ekim 1985.

24- İntihara ilişkin olarak ulema, bu fiilin çok büyük bir günah olduğunu ve intihar eden kişinin hayatına son vermesine yol açan bu hareketi neticesinde ebediyen cehenneme gideceğini kabul etmiştir. Franz Rosenthal, “İslam’da İntihar Etmek”, Journal of the American Oriental Society, Cilt 66, (1946), s. 243-245.

25- Bunu ilk açıklayan Washington Post’tur. 28, 30 Ekim 1983.

26- Fadlullah ile röportaj, El-Halic (Şerceh), 14 Kasım 1983.

27- Fadlullah ile röportaj, a. g. e.

28- Fadlullah ile röportaj, El-Mustakbel (Paris), 6 Temmuz 1985.

29- Fadlullah ile röportaj, En-Nehar’ul-Arabi ve’l-Duveli, 21 Temmuz 1985.

30- Fadlullah’ın Cuma hutbesi, El-Ahd, 5 Aralık 1985.

31- Fadlullah ile röportaj, El-İttihad, (Abu Dabi), 7 Haziran 1985.

32- Fadlullah ile röportaj, Keyhan, 14 Kasım 1985. Mustazaf halkları “amaçlarına giden yolda hiç bir şey engelleyemez. Neticenin meşruluğu takip ettikleri yöntemleri ne olursa olsun meşrulaştırır.” Fadlullah ile röportaj, el-Mecelle (Londra), 1 Kasım 1986.

33- Fadlullah ile röportaj, Politique Internationale (Paris), No. 29, Güz 1985, s. 268.

34- Fadlullah ile röportaj, Middle East Insight (Washington), Cilt 4, No. 2, Haziran-Temmuz 1985, s. 10-11.

35- Fadlullah’ın 18 Temmuz 1984’te verdiği; El-Mukavemetu’l-İslamiyye fi’l-Cilnub ve’l-Bekaa el-Garbi ve Raşaye başlığıyla yayımlanan konferansın metni, s. 16-19. Aynı metin; El-Mukavemetu’l-İslamiyye.: Afak ve Tatalluat (Beyrut, 1986) başlığıyla yayımlanan Fadlullah’ın konferans ve vaazlarının derlendiği eserde de yer almıştır, s. 48-51.

36- Fadlullah ile röportaj, El-Mecelle, 1 Ekim 1986. Burada da Fadlullah, Amerikalıların “dünya kamuoyunu tatmin edecek çarpıcı formüller üretmek için psikolog ve sosyologları kullanmaları”nı eleştiriyor.

37- Terörizmde ahlaki yükümlülükten uzak olmanın tam ve kesin yeri için bkz.: Albert Bandura, “Mechanismus of Moral Disongagemont”, Terörizmm Psikolojisi konulu sempozyuma sunulan metin, Woodrow Wilson International Centers for Scholars, 16-18 Mart 1987.

38- Şeyh Ali Yasin ile röportaj, El Liva (Beyrut), 9 Temmuz 1984. Mecdel Slim kökenli bu şahıs Tyr’de bir İslam Enstitüsü’nü yönetmektedir.

39- El-Saksakiyye köyünün imamı Şeyh Yusuf Da’muş ile röportaj, El-Sefir, 14 Ağustos 1986.

40- Hizbullah’ın (yaklaşık silahlı 500 adamının bulunduğu) Güney’deki askeri gücüyle ilgili olarak kendi değerlendirmesi için bkz.: El-Ahd, 13 Aralık 1986.

41- Fadlullah ile röportaj, Monday Morning, 16 Aralık 1985. Bahsedilen “başarılı” eylemler Metulla ve Tyr’dekilerdir.

42- Fadlullah ile röportaj, Keyhan, 14 Kasım 1985. Fadlullah özel olarak çok uluslu güce ve “iki İsrail istihbarat merkezine” karşı girişilen bombalı saldırıları zikretmektedir.

43- Bu arada, Seyyid İbrahim el-Emin, şayet şartlar oluşursa “şehadet saldırılarının yeniden kullanılabileceğini” belirtmiştir. Reyhan’da 9 Şubat 1986 tarihli röportaj. Ekim 1988’de Güney Lübnan’da Hizbullah’ın İsrail kuvvetlerine karşı örgütlediği başarılı intihar saldırısı, yönetimin ahlaki nedenlerden değil, taktik nedenlerden terk edildiğini ve şartların değişmesiyle aynı yönteme yeniden başvurulabileceğini ortaya koymuştur.

44- Tufeyli ile röportaj, El-İttihad el-usbu’i, 4 Aralık 1986.

45- Hüseyin el-Musavi ile röportaj, El-îttihad, 12 Aralık 1986.

46- İbrahim Emin ile röportaj, El-Mecelle, 19 Mart 1986.

47- DPA (Beyrut), 4 Şubat 1987; daha sonra Daily Report: Middle East and Africa (Washington, D.C.: FBIS)’da yayınlanmıştır, 5 Şubat 1987.

48- Sadık el-Musavi ile röportaj, En-Naharu’l-Arabi ve’d-Duvali, 38 Haziran 1986.

49- Hizbullah Açıklaması, Es-Sefir, 29 Temmuz 1985.

50- AFP (Beyrut), 13 Mayıs 1986; daha sonra FBIS’da yayınlanmıştır, 14 Mayıs 1986.

51- Abbas Müsavi ile röportaj, La Revue du Liban, 27 Haziran 1985.

52- Fadlullah ile röportaj, La Vanguardia (Barcelona), 9 Kasım 1986; daha sonra FBIS’da yayınlanmıştır, 17 Kasım 1986.

53- Fadlullah ile röportaj, El-Neharu’l-Arabi ve’l-Duvali, 21 Haziran 1986.

54- Fadlullah ile röportaj, El-Neharu’l-Arabiye ve’l-Duvali, 1 Haziran 1985; el-Müstakbel, 6 Haziran 1985; el-İttihad el-usbu’i, 30 Ocak 1986.

55- Fadlullah ile röportaj, el-Havadis, (Londra), 13 Şubat 1987.

56- Fadlullah ile röportaj, el-Re’yu’l Amm, (Kuveyt), 3 Nisan 1986; el-Neharu’l-Arabi ve’l-Duvali, 9 Şubat 1987.

57- Fadlullah, “Siyasi Gerçeklikte İslam ve Şiddet”, Middle East Insighl 4, nos. 4-5, (1986): 7.

58- Fadlullah ile röportaj, el-Halic, 28 Temmuz 1986.

59- Fadlullah ile röportaj, Keyhan International, (Tahran), 23 Haziran 1985.

60- Fransız Televizyonu muhabirlerinin kaçırılışı üzerine Fadlullah’ın açıklaması, AFP (Beyrut), 12 Mart 1986; daha sonra FBIS’da yayınlanmıştır, 12 Mart 1986.

61- Fransız Televizyonu muhabirinin durumu üzerine Fadlullah’ın açıklaması, AFP (Beyrut), 15 Mart 1987, daha sonra FBIS’de yayınlanmıştır. 16 Mart 1987.

62- Fadlullah, ‘Siyasi Gerçeklikte İslam ve Şiddet”; Fadlullah ile röportaj, El-Neharu’l-Arabi ve’l-Duvali, 1 Haziran 1985; Keyhan International, 23 Haziran 1985; Keyhan, 14 Kasım 1985; el-Mecelle, 25 Aralık 1985; Fadlullah’ın Cuma hutbesi, el-Ahd, 6 Aralık 1985.

63- Fadlullah ile röportaj, Havadis, 27 Mart 1987.

64- Hüseyin el-Musavi ile röportaj, Keyhan, 29 Haziran 1986.

65- Hüseyin el-Musavi ile röportaj, el-İttihad, 12 Aralık 1986. Yine de Reagan ve Mitterand’ın ‘kaçırılmaları ve yargılanmaları’nı destekliyor; Hüseyin el-Musavi İle röportaj, el-Nehar, 1 Kasım 1985.

66- Kaçırmalar üzerine Tufeyli’nin açıklaması, AFP (Beyrut), 30 Mart 1987; daha sonra FBIS’de yayınlanmıştır, 31 Mart 1987.

    , , ,

    The Moral Logic of Hizballah

    Martin Kramer, “The Moral Logic of Hizballah,” in Origins of Terrorism: Psychologies, Ideologies, Theologies, States of Mind, ed. Walter Reich (Cambridge: Cambridge University Press, 1990), pp. 131-57.

    “And verily the party of God is sure to triumph.” In 1982, a group of Lebanese Shi`ite Muslims first adopted this verse of the Qur’an as their slogan, and declared themselves to be “the party of God.” Supported by many followers in Lebanon’s large centers of Shi`ite population, and backed by the Islamic Republic of Iran, “the party of God” — Hizballah — has since become a movement with which all other Lebanese factions must reckon. Its growing ideological and armed strength is evident in its original stronghold in the Biqa Valley, in the predominantly Shi`ite southern suburbs of Beirut, and in the stark Shi`ite villages in the rural south of the country. Its fighters do sporadic battle with the rival Lebanese Shi`ite movement, Amal; with the Israel-backed and predominantly Christian South Lebanon Army; and with Syrian forces stationed in Lebanon. In such pursuits, Hizballah is akin to the various other armed Lebanese factions, all battling for some advantage in the seesaw struggle for an ungoverned land. Like them, Hizballah propagandizes through rallies and speeches, a newspaper, and a radio station. The movement maintains command centers, training bases, and an armed militia. And its leaders conduct diplomacy to secure weapons, money, and support from allied factions and states.1

    Yet Hizballah differs from other Lebanese militias in a fundamental respect. Its leaders, nearly all of whom are Shi`ite clerics, have fashioned in their own minds and those of their followers a revolutionary vision of a new Lebanon. Hizballah’s declared aim is the creation, sooner or later, of an Islamic state in Lebanon. Its mission is not to improve the relative position of one of Lebanon’s constituent communities vis-à-vis all others, but to make of Lebanon an ideal Islamic polity and society. In Hizballah’s vision, Islam alone will redeem Lebanon from the ravages of civil war and foreign intervention, which are the consequences of Lebanon’s attempt to assimilate the ways of the West.

    It is certain that there is disagreement within Hizballah over how Lebanon’s Islamic revolution should be hastened, and whether this is an opportune moment to articulate a full plan. There are also differences on this score between certain leading figures in Hizballah and the movement’s Iranian guides, who themselves are divided over how best to transform Lebanon. But for Hizballah’s rank and file, these debates are of no great importance. The young men and women of Hizballah are fired by the pure image of a future Lebanon which will regain stability through Islamic law and justice, and embark on a redeeming struggle against those who would banish Islam from this Earth.

    The Framework of Hizballah

    It is a pervasive sense of divinely-sanctioned mission that Hizballah’s leaders invoke when they insist that their movement is something other than a mere political party or militia. Hizballah’s official spokesman maintains that the movement is “not a regimented party, in the common sense,” for the idea of an exclusive “party” is foreign to Islam. Hizballah is a “mission” and a “way of life.”2 Another Hizballah leader has insisted that Hizballah “is not an organization,” for its members carry no cards and bear no specific responsibilities. It is a “nation” of all who believe in the struggle against injustice, and all who are loyal to Iran’s Imam Khomeini. Still another Hizballah leader maintains that “we are not a party in the traditional sense of the term. Every Muslim is automatically a member of Hizballah, thus it is impossible to list our membership.”4 And in the mind of Iran’s chargé d’affaires in Beirut, Hizballah is not “restricted to a specified organizational framework. . . . There are two parties, Hizballah or God’s party, and the Devil’s party.”5

    The idea of Hizballah as a pure calling did approximate truth in the first few months after the movement’s emergence in 1982. But since then, Iran has worked to make Hizballah an increasingly structured, centralized, and accountable organization. It is now governed by a select consultative council (the Lebanon Council) and three regional councils (for the Biqa Valley, Beirut, and the South). Seven committees now divide administrative work among them. The consultative council, composed primarily of Lebanese Shi`ite clerics, acts with the advice and agreement of representatives of Iran. Hizballah’s 4,000-man militia is increasingly structured, and new recruits pass through probationary membership before they are admitted to full membership.6

    Still, as a revolutionary party, Hizballah seeks to maintain as much secrecy as possible about the nature of authority within the movement. Due to the growing unauthorized use of Hizballah’s name by persons acting independently of the consultative council, Hizballah appointed a spokesman and published an official manifesto in February 1985.7 But Hizballah has made no other public acknowledgements concerning its structure. And although it is possible to compile a lengthy list of Lebanese Shi`ite clerics and others who are prominent in the movement’s activities, it is impossible to assign to any of them a specific office within Hizballah.8 The avowed repudiation of formal structure, identified by Weber as a consistent feature of the charismatically oriented movement, sets Hizballah apart from the other large Lebanese factions, and particularly from the rival Shi`ite movement Amal, which is governed by an elaborate formal hierarchy of elected and appointed officials.

    But the refusal to acknowledge structure is deceptive. Hizballah is an overwhelmingly Shi`ite movement for the establishment of an Islamic state through the implementation of Islamic law. The authorities on that law are Shi`ite clerics — ulama — and they occupy roughly the same place of preeminence in Hizballah that the ulama occupy in Iran’s ruling Islamic Republic Party. Among the ulama themselves there exist informal yet complex patterns of deference. Hizballah began as a coalition of ulama, each of whom brought with him his circle of disciples; and while the movement’s Iranian guides have sought to break down these intermediate allegiances in order to control the rank and file directly, the effort has met with only partial success. The individual adherent of Hizballah is likely to be a follower of the movement through a Lebanese Shi`ite cleric who serves as his guide. That cleric may himself be a follower of the movement through a cleric senior to him, and so on. These relationships, which extend at their highest levels to the Shi`ite world’s foremost clerics in Iran and Iraq, provide Hizballah with enough informal structure to enforce a modicum of internal discipline, implement higher decisions, and raise needed funds.

    There is also a parallel structure of authority in Hizballah, that which is intrinsic to the large Shi`ite families of the Biqa Valley. The loyalty of these clans to Hizballah may owe more to intraclan alliances and rivalries than to Islamic commitment. Similarly, the pattern of identification with Hizballah in the Shi`ite villages of South Lebanon partly replicates established patterns of village loyalty. But in the southern suburbs of Beirut, where Shi`ites have shed their loyalties to clan and village, allegiance to Hizballah is generally expressed through submission to Shi`ite ulama. These thickly populated suburbs are now the most important bastion of Hizballah in Lebanon, and they constitute the movement’s intellectual center.

    The prominent ulama in Hizballah possess a collective élan rooted in a shared formative experience. Most are products of the once-great academies of learning in the Shi`ite shrine city of Najaf in Iraq. There, in a setting of pious fastidiousness, they studied sacred law, theology, and philosophy, according to medieval pedagogical methods. From the late 1950s to the late 1970s, Najaf was also a place of great intellectual ferment, fueled by the fears of the ulama that their Islamic values and religious autonomy were threatened by Westernizing influences. Their response was to elaborate a theory of an Islamic state that could offer a satisfying alternative to the doctrines of nationalism and communism, which had made inroads even in Najaf. The ulama thought, lectured, and wrote on such subjects as Islamic government, Islamic economics, and the ideal Islamic state. The most notable of these theorists were Ayatollahs Muhsin al-Hakim and Muhammad Baqir al-Sadr, both of Iraq, who had many Lebanese students. Their teachings received an important endorsement in 1965, with the arrival in Najaf of Ayatollah Ruhollah Khomeini, who had been expelled from Iran for his agitation against the Shah’s foreign and domestic policies. Khomeini spent the next thirteen years of his exile in Najaf. It was there, in 1970, that he delivered his landmark lectures on Islamic government and called upon Muslim men of religion to lay exclusive claim to political rule.

    All of the Lebanese Shi`ite clerics who studied in Najaf during those years were indoctrinated to some extent with this ideal, at an impressionable moment, and in austere conditions of intense Muslim piety. They came away from Najaf with a coherent criticism of the world as it is, an often revolutionary program for change, and friendships spanning the Shi`ite world of scholarship. The Iraqi security authorities have since cleared Najaf of its radical ulama, and some have been executed. But the personal and ideological ties forged there have never been stronger. It is the Najaf background of the leading Lebanese Shi`ite clerics in Hizballah which accounts for the movement’s rapid and complete assimilation of the doctrines now championed by the Islamic Republic of Iran.9

    This inculcated sense of sacred mission has led Hizballah to regard its struggle as transcending the narrow frontiers of Lebanon. For unlike the other armed factions, Hizballah cannot hope to attain its ultimate aim without defeating a constellation of external forces, all opposed more or less resolutely to the transformation of Lebanon into an Islamic republic. Foremost among them are the United States and Israel, which are abetted by Arab regimes that are allegedly their dependencies. These are powerful adversaries, capable of intervening in Lebanon in countless ways, from centers of decision far beyond the limited reach of Hizballah.

    Islamic Jihad has embraced the cause of warding off those who would thwart Hizballah’s mission. Islamic Jihad claimed credit for the spectacular bombing attacks that helped to drive United States and Israeli forces out of Lebanon. Islamic Jihad has done much to purge Lebanon of foreign influence by waging a campaign of kidnapping against foreign nationals. It is difficult to say much that is authoritative about Islamic Jihad or to do more than speculate about the precise relationship between Hizballah and Islamic Jihad. Leading figures in Hizballah, as well as Hizballah’s spokesman, disavow all knowledge of the persons behind Islamic Jihad. Western intelligence sources regard Islamic Jihad as a group of clandestine cells run by several of Hizballah’s military commanders, in most instances in collaboration with Iran.10 But conventional thinking on this matter has changed more than once. As it is, those communications issued by Islamic Jihad that are deemed to be authentic are too brief to open a window on this closed universe of belief and action. The few details about three young men known to have carried out suicide attacks claimed by Islamic Jihad are too scanty for any precise reconstruction of the group’s methods or affiliations.11

    But Islamic Jihad need not interpret itself to the world, for the leaders of Hizballah do so in its behalf with great effectiveness. Whatever the relationship of accountability between Islamic Jihad and Hizballah, their ideological compatibility finds daily expression in the public statements of Hizballah leaders. Husayn al-Musawi is the leader of Islamic Amal, a constituent part of Hizballah based in the Biqa Valley. At times he has also been singled out in the media as one of the minds behind Islamic Jihad, a charge he has consistently denied. But he and his followers do claim to have given Islamic Jihad “political and moral support so that it would not look as if their actions were of a criminal nature. In this sense, if it had not been for our propaganda, their actions would have been condemned by the public as criminal acts. We have tried to make the public understand that their action was in the nature of a jihad, launched by the oppressed against the oppressors.”12

    Husayn al-Musawi and other Hizballah leaders invest otherwise anonymous acts with meaning, transforming apparent crimes into sacred deeds. Hizballah’s leaders justify the extraordinary operations carried out in the name of Islamic Jihad by constructing moral “logics,” which are valid not only for the wider public but for themselves and perhaps even for Islamic Jihad. Among these leaders are some of Lebanon’s foremost Shi`ite clerics, men respected and renowned for their learning in Islam and its incumbent obligations. With their support, Islamic Jihad need give little or no account of itself, and it has generally preferred not to do so. And through the strength and resourcefulness of their moral logic, the leaders of Hizballah have created a climate that promotes the kinds of operations that have consistently turned back Hizballah’s enemies and placed an Islamic state within grasp.

    Two categories of action have posed unique challenges to these leaders, precisely because they employ methods that on their face seem to violate some principle of Islamic law — the very law that Hizballah has championed as a solution to all of Lebanon’s ills. These are the suicidal bomb attacks and the kidnappings of foreigners. The arguments within Hizballah over both of these extraordinary means provide much insight into how morality, law, and necessity may be distorted and remade under the relentless pressures of great collective distress.

    Hizballah’s Spokesmen

    Before passing to the substance of the arguments advanced within Hizballah regarding these two issues, it is necessary to pause and introduce those who will speak. All of them share a vision of an Islamic Lebanon. Yet each reached Hizballah through his own personal odyssey, and each has a distinctive perspective upon the mission of Hizballah. Some are more senior in the struggle than others; some have wider followings than others; some are more independent of Iran and of other Hizballah leaders than others. And since all but one are Shi`ite clerics, they occupy different positions of rank in the informal hierarchy of Shi`ite learning.

    In the Biqa Valley, where Hizballah operates in close collaboration with an Iranian Revolutionary Guards Corps contingent, Hizballah leaders speak with the most uniform voice. Husayn al-Musawi, already mentioned earlier, is the only one who is not a cleric. Born in the village of Nabishit in the Biqa Valley, Husayn al-Musawi, now in his forties, is a former literature teacher who later served as an official in the Amal movement. One of his tasks was liaison with Iran, which he visited frequently. In 1982 when Amal leader Nabih Birri decided to join the National Salvation Committee, Husayn al-Musawi broke with Amal, made for the Biqa Valley, and there established Islamic Amal. This is now subsumed organizationally in Hizballah, although it apparently remains under the personal authority of Husayn al-Musawi.

    Hizballah in the Biqa Valley is under the spiritual guidance of two young Shi`ite clerics, both products of the Shi`ite academies of Najaf in Iraq. Shaykh Subhi al-Tufayli was born in 1948 in the village of Brital, also in the Biqa Valley. He spent nine years studying in Najaf, and a brief time in Qom in Iran. Despite his youth, Tufayli enjoys considerable prestige as the Biqa Valley’s most learned cleric. Sayyid Abbas al-Musawi, born in 1952 in Nabishit, spent eight years in the same Najaf academy before coming to Ba`labakk in 1978. Now he teaches in a local academy that he helped to found. The Biqa Valley clerics have no pretensions to independent leadership. As Tufayli says, “Our relationship with the Islamic revolution [in Iran] is one of a junior to a senior . . . of a soldier to his commander.”13

    In Beirut, the official spokesman of Hizballah is Sayyid Ibrahim al-Amin, born in 1953 in the village of Nabi Ayla near Zahla. He was educated first in Najaf, but more thoroughly in Qom, and he once represented Amal in Tehran. Like Husayn al-Musawi, he, too, broke with Amal in 1982, coming first to the Biqa Valley and later making his way to Beirut. He has worked very closely with officials of the Iranian embassy in Beirut and is an effective preacher in his own right.

    It is significant that the man most often named as the spiritual leader of Hizballah denies not only the title but all formal connection with Hizballah. Nonetheless, Ayatollah Sayyid Muhammad Husayn Fadlallah owes his political ascent in Lebanon to his undeniable influence over the movement. Fadlallah is the most senior Shi`ite cleric affiliated with Hizballah, and is unquestionably the most articulate and subtle advocate of Islamic Republicanism in Lebanon. Fadlallah was born in Najaf in 1935, but his father hailed from the village of Aynata in South Lebanon. In Najaf, Fadlallah studied under radical clerics, but also felt the moderating influence of another teacher, Ayatollah Abu al-Qasim Kho’i, renowned for his apolitical devotion to scholarship. Fadlallah arrived in Beirut in 1966 and there began a promising career in preaching, teaching, writing, and communal work. The Iranian revolution led Fadlallah to shed his political quietism. Following the Israeli invasion in 1982, he turned his pulpit into a platform for criticism of foreign involvement in Lebanon and appeals for the establishment of an Islamic republic.14

    Fadlallah is a man of no small ambition who claims a following not only in Hizballah but in Amal and even among Shi`ites outside Lebanon. At the same time, his relationship with Hizballah’s Iranian sponsors and guides has been a wary one, for his reading of the Lebanese situation has diverged significantly from theirs. It is Fadlallah’s view that an Islamic Republic of Lebanon will be achieved later rather than sooner, given the certain opposition of several communities in Lebanon and their powerful foreign supporters.15 That opposition cannot be reduced solely through intimidation and violence, but it can be eroded gradually through a campaign of persuasion. Fadlallah himself aspires to be Lebanon’s great persuader, a man of religion who stands above the mire of Lebanese militia politics, and to whom all will eventually turn for mediation.

    Fadlallah thus has no interest in being singled out as the leader, spiritual or otherwise, of Hizballah. Because a substantial part of Hizballah is influenced directly by the Iranians, he sees no reason to take upon himself the burden of responsibility for Hizballah actions decided by others. And he does not wish to disqualify himself from a future role that might establish his authority far beyond the confines of Hizballah.16 So Fadlallah has repeatedly declared that were he the leader of Hizballah, he would “have enough courage to own up to that fact. It is simply not so.” This allows him to affirm that “I am not responsible for the behavior of any armed or unarmed group.” And unlike those clerics who identify openly with Hizballah, Fadlallah does not regard the movement as different in kind from Lebanon’s other militias: “Hizballah is a party, just like other parties in Lebanon which resort to the use of arms. It might be responsible for infractions and violations of the law, and they might have made mistakes, even though their mistakes are far less than those of others.”17 Fadlallah avers that he has a following within Hizballah, but he rejects even the label of “spiritual guide” of the movement.18

    Yet for all that, Fadlallah stands atop the informal hierarchy of clerics associated with Hizballah. He is senior to them all in his learning and status. They turn to him for guidance, and he is a regular fixture at Hizballah rallies. Many who are devoted first and foremost to Fadlallah fill the ranks of Hizballah, and adherents of Hizballah fill his mosque in the Bi’r al-Abid quarter of Beirut. Hizballah uses his mosque for gatherings, and it may be Hizballah that guarantees Fadlallah’s personal security against would-be assassins. There are close ties of mutual dependence among Hizballah’s leaders, their Iranian guides, and Fadlallah; for all the jealousies they arouse in one another, a sense of shared purpose binds them. Hizballah’s adherents pledge their ultimate allegiance to the Imam Khomeini, but he cannot address his Lebanese following directly, for his Persian oratory cannot transcend the linguistic frontier. And so Iran depends upon Fadlallah’s brilliant Arabic rhetoric to carry the message of Islamic republicanism to Hizballah. He is an imperfect medium, for Fadlallah has his own agenda; but no other Lebanese Shi`ite cleric comes close to rendering the service as effectively as he does.

    There are many other noteworthy clerics affiliated with Hizballah. They include Shaykh Muhammad Isma`il Khaliq (Ayatollah Montazeri’s representative in Lebanon and founder of an Islamic academy in Beirut), Shaykh Zuhayr Kanj (leader of a Hizballah-backed coalition of clerics), Shaykh Mahir Hammud (a Sunni from Sidon and a leader of that same coalition), Shaykh Muhammad Yazbak (founder of an Islamic academy in Ba`labakk), Shaykh Hasan Nasrallah (now very active in mobilizing Beirut Shi`ites for the struggle in the South), as well as a number of preachers in the towns and villages of South Lebanon. A complete analysis of Hizballah would take their opinions into account as well, but they tend to offer interpretations received from the movement’s more visible representatives.

    Suicide and Martyrdom

    Hizballah owes much of its reputation in the wider world to the unprecedented wave of suicidal bombings carried out by Lebanese Shi`ites from the spring of 1983 to the summer of 1985. These attacks were directed against U.S., French, and Israeli targets in Lebanon, and they met with astonishing success in bringing about policy reassessments by all these extraneous powers. In the best-planned of these operations, individual suicide bombers caused tens and even hundreds of casualties. Islamic Jihad claimed credit for most of the bombings, and prominent figures affiliated with Hizballah were careful to disavow any involvement in the attacks. Nonetheless, it was Hizballah that most directly benefited from the suicide operations. The movement’s own military capabilities were still very limited, and its militia had yet to take effective form. Yet the spectacular bombings suggested that religious fervor could compensate for small numbers, and that Hizballah commanded a kind of devotion from its adherents that no other militia could claim. Hizballah could no longer be ignored. Its leading figures sought to assure this recognition even as they distanced themselves personally from the attacks, by justifying the operations as though they were Hizballah’s own.

    In one sense, it was an uncomplicated moral logic that justified the highly effective October 1983 suicide attacks against the U.S. and French contingents of the Multinational Force (MNF) in Beirut. Although he invariably denied any personal involvement in the attacks, Islamic Amal’s Husayn al-Musawi saw them as defensive acts against foreign occupation. “Even if we, the people of Islamic Amal, do not have relations with those who committed these attacks, we are nevertheless on the side of those who defend themselves, by whatever means they have chosen.”19 In his view, the MNF was a military force committed to armed struggle against Lebanon’s Muslims, a view held widely in Beirut’s southern suburbs and widely preached by Shi`ite clerics in mosque sermons throughout the country. “I accept these attacks,” declared Musawi. “The French and Americans came to Beirut to help the Phalangists and Israelis — our enemies — against the Muslims. They evacuated the Palestinians to enable the Israelis to enter Beirut.”20 Musawi denied knowing any members of Islamic Jihad, which claimed credit for the attacks. But he would later declare, “I supported their glorious attacks against the U.S. and French forces in Lebanon. I have said repeatedly that I have no connection with them, but we respect them and we support them fully and we bow our heads to the greatness of their work.”21

    The Hizballah leader in the Biqa Valley, Sayyid Abbas al-Musawi, felt justified in declaring that the attacks “represented the opinion of all Muslims. The MNF should not have acted the way it did. When you knock on someone’s door, you must wait for an answer before entering.”22 For Sayyid Ibrahim al-Amin, spokesman of Hizballah in Beirut, this aggressive intrusion was part of a “war” with the United States, which had “transformed Lebanon into a military test laboratory for their advanced weapons.” It was “our right to rise up against our enemies,” and the October 1983 attacks “deserve proper recognition, homage, and deference,” for they were “unprecedented in the history of mankind.”23 Hizballah’s leaders deemed the MNF a hostile force in time of war, not a neutral force dispatched to preserve peace. Therefore, attacks against the MNF were military operations against an enemy, not acts of terrorism against political neutrals. And as spectacularly successful military operations, the attacks were widely applauded, not only by Hizballah but by other Lebanese factions as well as by Iran and Syria. When attacks launched against Israeli forces in Lebanon enjoyed comparable success, they met with similar accolades.

    The more complicated moral issue from Hizballah’s point of view concerned the method of the attacks, which depended upon the premeditated sacrifice by Muslims of their own lives. The frequency with which this issue was addressed by Shi`ite clerics following the attacks suggests that resort to this method did not meet with universal approbation within Hizballah, because of the strong Islamic prohibition against suicide.24 Some activists were also distressed that the method tended to obscure the message, since the many psychologists called upon to interpret the attacks suggested clinical rather than political interpretations for the motives of the perpetrators. These interpretations had some effect in the Shi`ite street, where it was rumored that the terrorists who had carried out the operations were possibly disturbed, making it necessary for Islamic Jihad to conceal their identities even after the attacks. If this had been the case, Islamic Jihad’s operational planners had exploited the psychological distress of unbalanced youngsters, who had acted without the full possession of their faculties.

    Sayyid Muhammad Husayn Fadlallah gave this issue the most systematic exposition in his interviews, speeches, and sermons. It was a subject he could not avoid, yet one which had to be addressed in cautious terms. Reports by the intelligence branches of the Lebanese army and the Lebanese Forces (Phalanges), which were leaked to the American press, had Fadlallah granting religious dispensation to the attackers on the eve of their mission.25 He denied this accusation immediately and consistently, as the inevitable preface to his analysis of the moral implications of the attacks. This he made from the point of view of an interpreter of religious law, to whom persons both within and beyond Hizballah turned for judgment on the moral admissibility of the method employed in the operations.

    Fadlallah’s initial declaratory position was one of ambivalence toward the attacks. One of his professed doubts was strictly situational. In the immediate aftermath of the attacks, he expressed concern about possible retaliation against the southern suburbs and the likelihood that the bombings might drive the United States to adopt a still more aggressive posture. The attacks were liable to create “a climate that makes its easier for imperialism to implement its plans. This is what happened with the two explosions. The United States benefited from them in invading Grenada and in exerting political pressure in Lebanon to further its interests.”26 But Fadlallah’s concerns about the effect of the attacks on the resolve of the United States were soon dissipated; it rapidly became clear that the attacks had shattered that resolve and hastened the withdrawal of the MNF. Yet Fadlallah was still left with the complex moral and legal issue of the method employed in the attacks, especially because he and other Shi`ite clerics who looked to him for guidance were besieged by believers’ questions. Some of these wanted an explicit judgment based on religious law — a fatwa — sanctioning the method of suicidal attack.

    Fadlallah knew the nuances of the law: He did not hesitate to declare that, “based on my individual interpretation of Islamic law, I have reservations about resorting to suicidal tactics in political action.”27 And so Fadlallah resisted all pressures to rule decisively on the matter. Although he publicly commented on the merit of individual operations, he generally avoided any blanket endorsement of the method, which remained highly problematic from the point of view of religious law. “In many cases, I stated that these martyrdom operations are not justified, except in very difficult cases. I can say that I have not issued any fatwa since the beginning of these operations and up to now. On the contrary, I am one of those who stood against all this commotion for fatwas. Despite the positive points which come out of this action, I believe that there are many negative points.”28 But this went without saying; it was his own philosophical assumption that, “naturally, there is a positive aspect and a negative aspect to every event in the world,”29 and “there is evil in everything good and something good in every evil.”30 No act of violence could be justified or condemned without knowledge of specific context. Having considered the specific circumstances of the operations, Fadlallah eventually gave them the fullest possible endorsement short of an explicit fatwa.

    First, he said, no other means remained to the Muslims to confront the massive power commanded by the United States and Israel. In the absence of any other alternative, unconventional methods became admissible, and perhaps even necessary. “If an oppressed people does not have the means to confront the United States and Israel with the weapons in which they are superior, then they possess unfamiliar weapons. . . . Oppression makes the oppressed discover new weapons and new strength every day.”31 The method itself redressed a gross imbalance in the capabilities of the competing forces. “When a conflict breaks out between oppressed nations and imperialism, or between two hostile governments, the parties to the conflict seek ways to complete the elements of their power and to neutralize the weapons used by the other side. For example, the oppressed nations do not have the technology and destructive weapons America and Europe have. They must thus fight with special means of their own. [We] recognize the right of nations to use every unconventional method to fight these aggressor nations, and do not regard what oppressed Muslims of the world do with primitive and unconventional means to confront aggressor powers as terrorism. We view this as religiously lawful warfare against the world’s imperialist and domineering powers.”32 The imbalance of power, coupled with the obligation of self-defense, therefore necessitated extraordinary and unconventional methods of waging war, because the oppressed stood at a distinct disadvantage in any face-to-face confrontation with the formidable forces of imperialism.

    But although Fadlallah had established the need for unconventional methods, this did not constitute a clear endorsement of those unconventional methods that might also be in conflict with Islamic law, such as the self-destructive attack. One could not simply argue extenuating circumstances to a constituency devoted to the implementation of Islamic law. Here Fadlallah’s argumentation became subtle. “These initiatives,” he insisted, “must be placed in their context.” If the aim of such a combatant “is to have a political impact on an enemy whom it is impossible to fight by conventional means, then his sacrifice can be part of a jihad, a religious war. Such an undertaking differs little from that of a soldier who fights and knows that in the end he will be killed. The two situations lead to death; except that one fits in with the conventional procedures of war, and the other does not.”33 Fadlallah, denying he had told anyone to “blow yourself up,” did affirm that “the Muslims believe that you struggle by transforming yourself into a living bomb like you struggle with a gun in your hand. There is no difference between dying with a gun in your hand or exploding yourself.”34

    This would ultimately constitute the crux of Fadlallah’s argument: Deaths in suicide bombings are no different from more commonplace deaths of soldiers who enter battle knowing that some of them will not return but confident that their sacrifice will advance the common cause. “What is the difference between setting out for battle knowing you will die after killing ten [of the enemy], and setting out to the field to kill ten and knowing you will die while killing them?” Fadlallah argued that there was no difference. The psychologists failed to understand this. They had explained the operations as the necessary result of the “brainwashing” of the bombers, who had been “suspended in air in a magical paradise.” But the psychologists knew nothing of oppression and how it moved men, for “he who has never known hunger in his life cannot understand the cries of hunger.” There are Muslims who have set the aim of changing a certain political situation, and even if they die in doing so, their cause is advanced. The death of such persons is not a tragedy, nor does it indicate an “agitated mental state.” Such a death is calculated; far from being a death of despair, it is a purposeful death in the service of a living cause. The suicide drivers who reportedly went “grinning” to their deaths were not contemplating paradise, as the media imagined, but were rejoicing in their hearts that they were able to advance their cause one step forward.35

    Fadlallah thus retrospectively sanctioned operations which he believed had served the interests of Islam and had been were carried out with full awareness of their purpose and consequences. But he himself would not issue a fatwa; nor would he acknowledge having sanctioned any operation in advance. He simply indicated that he had been approached by those willing to make such a sacrifice out of a full awareness and that these supplicants had been difficult to dissuade.36

    Fadlallah’s moral logic thus rested upon two opposite but complementary assertions. The Muslims had just cause and need to resort to extraordinary means; yet the suicide bombings were not that extraordinary after all, and his closer analysis revealed that those Muslims who perished in such attacks died deaths that did not differ from battlefield deaths. These were the complex mechanisms of moral disengagement that permitted Islamic Jihad, in good conscience, to recruit and deploy young men in suicidal missions. Unlike simple mechanisms of disengagement, which culminate in dehumanization of “the other,”37 these complex mechanisms allowed Hizballah’s clerics to sanction the sacrifice of indisputably human — Muslim — lives. It was the specificity of those lives that posed the moral dilemma. While a commander may know for certain that some of the soldiers in his charge may die in a conventional operation, he cannot know who among them will perish. It is God’s will, or fate, or random luck that determines who will die, relieving the commander of direct and personal responsibility. But in the operations conceived by the commanders of Islamic Jihad, it was impossible to displace responsibility by the same simple process of dissociation. The clerics of Hizballah thus fashioned the necessarily complex logic that reached its highest refinement in the intellectualized reflections of Fadlallah.

    Indeed, the moral logic of Fadlallah may have been too refined for Hizballah’s rank and file, for his ideas were often simplified in the pronouncements of lesser clerics. A lesser cleric in Hizballah explained that suicide operations could neither be sanctioned nor banned absolutely, because their admissibility depended upon circumstances, and every Muslim was under a religious obligation to preserve his own life if possible. But those who carried out attacks for the good of Islam would go to paradise, and “we believe that those who carried out suicide operations against the enemy are indeed in paradise.”38 In contrast, Fadlallah never made explicit reference to the fate of the souls of those Muslims who died in the attacks. And others did not believe, as Fadlallah did, that his intellectual justifications were an adequate substitute for a formal legal ruling by a Muslim religious authority. According to one lesser cleric in Hizballah, acts of “self-martyrdom” (istishhad, as opposed to suicide, intihar), “were carried out by our youth under our inspiration. Some came to consult me about acts of self-martyrdom. I explained to them that this requires a fatwa from one of the highest authorities, that is, the Imams Kho’i or Khomeini, for a believer will do nothing without giving consideration to the principles of law.” Three known men who carried out suicide operations against Israeli forces in South Lebanon were named as having “martyred themselves in accord with a fatwa.”39 For these acts to be accepted as legitimate, many in Hizballah found intellectual justifications necessary but not sufficient; hence the popular clamor for formal fatwas, to which Fadlallah himself alluded. Still, the logic of such fatwas would not have differed in kind from the public statements by Fadlallah and Hizballah’s other leaders justifying the suicide operations.

    Following the withdrawal of the MNF and successive Israeli redeployments southward, the options for operations that would produce a high number of enemy casualties diminished. As time passed, similar operations were undertaken by groups that were not aligned ideologically with Hizballah. And because of various countermeasures, potential targets of such attacks became more difficult to reach and destroy, and some attempts took a significant toll in innocent Lebanese lives. At the same time, the fighters of Hizballah began to benefit from improved Iranian training in the Biqa Valley and were able to launch effective conventional operations against the South Lebanon Army.40

    Under these altered circumstances, the method of the suicidal bombing attack was set aside. By late 1985, Fadlallah confirmed the change in approach: “We believe that suicide operations should only be carried out if they can bring about a political or military change in proportion to the passions that incite a person to make of his body an explosive bomb.” Fadlallah deemed past operations against Israeli forces “successful in that they significantly harmed the Israelis. But the present circumstances do not favor such operations anymore, and attacks that only inflict limited casualties (on the enemy) and destroy one building should not be encouraged, if the price is the death of the person who carries them out.”41 Fadlallah, in essence, admitted that the legitimacy of this extraordinary method rested ultimately upon its extraordinary success. When such success could no longer be assured, the many reservations that had been submerged beneath his moral logic reasserted themselves. Fadlallah and the Shi`ite clerics of Hizballah, men conscious of the dictates of Islamic law, could never allow that the mere success of these operations was their own justification. But once spectacular success began to prove elusive, all other arguments collapsed. Such attacks, done on what Fadlallah once described as “the Islamic pattern,”42 were discontinued, and the issue ceased to figure in the running public commentary by the leaders of Hizballah. Nevertheless, Sayyid Ibrahim al-Amin warned in 1986 that “suicidal operations may be used again,” if opportunities present themselves.43 Hizballah’s organization of a successful suicide bombing against Israeli forces in South Lebanon in October 1988 signaled that the method had been abandoned for tactical rather than moral reasons, and that it might be revived in changing circumstances.

    Innocent Hostages and Islamic Morality

    In July 1982, David Dodge, an American administrator at the American University of Beirut, was kidnapped by Lebanese Shi`ites with strong ties to Iran. Hostage taking had been part of the political repertoire of virtually all of Lebanon’s militias, but these had acted only against one another in order to intimidate opponents or win the release of hostages held by Lebanese rivals. Foreigners felt secure from such assault, since they were not regarded by the local political factions as parties to the civil war for Lebanon. But the growth of Islamic republicanism among Lebanon’s Shi`ites ended the idyll. Many of the foreigners in Lebanon were nationals of the United States and France, countries denounced by Iran as enemies of the cause of Islamic revolution in Iran, the Gulf, and Lebanon. After the Dodge kidnapping, citizens of the United States and France were subjected to an intimidating campaign of hostage taking, done in part in the name of Islamic Jihad. As in the case of the suicide bombings, Hizballah’s leaders consistently denied any knowledge of the persons or groups behind this campaign. But much evidence indicates that those who waged the campaign of hostage taking and hijacking were under the influence, and sometimes the control, of Iran and Hizballah.

    Hostage taking and hijackings have served the cause of Islamic republicanism in Lebanon in many ways. First, the soldiers of the Islamic revolution do fall from time to time into hostile hands, and one way to secure their release is to seize and exchange hostages for Islam’s prisoners of war — even when those prisoners are held elsewhere, as in the case of the Shi`ites under sentence in Kuwait for bombings committed in December 1983. The Lebanese Shi`ite who has directly controlled many of the American and some of the French hostages in Lebanon is reportedly a brother-in-law to one of the Kuwait prisoners, and his consistent demand has been their release. Second, hostages can conceivably be exchanged for political or economic concessions from enemy governments; some have already been traded for American arms and frozen Iranian assets. Third, the systematic taking of hostages may have the effect of driving out foreigners who come to fear for their safety. Their exodus undermines the security of local opponents who rely on foreign support and makes it more difficult for foreign spies to operate against the Islamic revolutionary party. Fourth, the holder of hostages may enjoy immunity from attack or retaliation as long as hostages are under his roof. Fifth, the holding of hostages can make a great power appear helpless, boosting morale within the revolutionary movement. And last, the holding of hostages can bring wide attention to forms of injustice that go unnoticed unless they are dramatized.

    But when hostages are innocent of all wrongdoing and are simply the means to an end, men who profess an absolute allegiance to law face a difficult dilemma. The seizure of innocents cannot be readily reconciled with Islamic law, even with the Islamic law of war. And because these acts are undertaken in the name of an Islamic cause, there is always the possibility that even fair-minded people will equate hostage taking and hijacking with Islam itself, thus doing damage to the image of Islam as a religion of tolerance and justice. Finally, as in the case of the suicide bombings, there is the ever-present danger that the method will obscure the message — that sympathy for the hostages will destroy all empathy for the Muslims whose victimization first prompted the hostage taking or hijacking.

    Once again it fell to Hizballah to articulate a moral logic, this time for seizing and threatening the lives of foreigners. The simplest justification was to say that foreigners taken hostage were themselves guilty of some transgression against the Muslims, specifically that they were spies. According to Shaykh Subhi al-Tufayli, “Imperialism has agents and spies throughout the world. It is our right and the right of every person in the world to follow the moves of such agents and to arrest those who have been indicted.” Such agents could hide behind a diplomatic or cultural guise, and arresting them was a matter of self-defense.44 Husayn al-Musawi also approved of kidnappings “if the hostages are spies and agents and are there for mischief against Muslims.”45 But this justification was necessarily thin. For by its logic, all those taken hostage and then discovered not to be spies should have been released. And no one was so credulous as to believe that all the foreign hostages — including the hijacked passengers of TWA Flight 847 and persons snatched at random on West Beirut’s streets — were indeed spies. The prolonged detention of foreigners who were personally innocent demanded a more complex justification.

    Even the official spokesman of Hizballah had difficulty producing one. When Sayyid Ibrahim al-Amin was asked how Islamic law interpreted the kidnapping of foreign diplomats and journalists, he said that this was not his business, and that the kidnappers themselves should be “asked about the question of Islamic law in this matter.”46 This kind of evasion did not befit a Shi`ite cleric, who is generally expected to have his own interpretation or to adopt an interpretation of a scholar whom he regards as more learned. Husayn al-Musawi also knew of no unequivocal justification in Islamic law for such an act. When asked about the Islamic view of holding innocents, he simply replied that “it is the same as with alcohol. Alcohol is forbidden under Islam, but when it is a medicine you are allowed to take as much as you need for your recovery.”47 It was a weak analogy, but Husayn al-Musawi had no schooling in Islamic law.

    A cleric with Hizballah affiliations argued that the hostages were taken in order to assure the freedom of Muslim peoples from the “captivity” of colonialism. “Just as freedom is demanded for a handful of Europeans, it is also demanded for the millions of Muslims.”48 Yet it was well known that the most important demand of the hostage holders was the release of specific groups of Shi`ite Muslims held by Israel and Kuwait. Hizballah’s own official statements regarding the TWA hijacking and the holding of French and American hostages simply argued that these acts were justifiable because of “extenuating circumstances.” The TWA hijacking was sanctioned because it “awakened human consciences” to Israel’s “abduction” of 700 Shi`ite detainees to “occupied Palestine.” How could the United States approve of Israel’s action, yet criticize the hijackers for holding only 40 hostages?49 As for the kidnapping of Americans and Frenchmen, Hizballah determined that both countries had attempted to “drive the oppressed up against the wall,” and their victims had “no other choice than to adopt this means.”50 Sayyid Abbas al-Musawi said the same, when asked whether the “oppressed” were responsible for the hostage-taking: “Only the United States, France and Israel are responsible, since they provoke such actions by their hateful policy toward the Muslim people and their barbaric practices, the consequences of which they must accept.”51

    The thinness of this logic demonstrated a lack of intellectual resourcefulness and legal acumen — those very qualities which so clearly distinguished Fadlallah from Hizballah’s other clerics and rendered him so indispensable to the movement. But Fadlallah himself would not provide a compelling moral logic for the hostage taking and kidnapping, because he had reached the conclusion that neither could be justified on Islamic moral and legal grounds. The sanction Fadlallah had bestowed upon the self-sacrificing bomber he withheld from the kidnapper and hijacker of innocents.

    It was true that there were positive aspects to such acts; Fadlallah did not abandon his principle that “there is evil in everything good and something good in every evil.” The Islamic movement indisputably benefited from using the hostages to exert pressure on the United States and France and force them to alter their policies.52 Important issues were brought before world public opinion that otherwise would have been ignored.53 These were pragmatic arguments in favor of the acts, but they could also be justified in limited moral terms. Those responsible for the hijacking of the TWA flight and the kidnapping of foreigners were in a “tight spot,” anxious for the safe release of their own relatives; theirs was also a humanitarian cause. And who were the Americans and French to preach against hostage-taking and hijacking — those who set up the kidnapping of Ben Barka and hijacked the plane of Ben Bella?54

    The intractability of the hostage problem became the fault of the Americans, who created a deadlock by turning an apolitical bid for the release of relatives into a matter of principle in an American war against terrorism. Fadlallah saw the problem of kidnapped foreigners in the same light as the problem of kidnapped Lebanese: “We know that those who kidnap a Lebanese citizen in East or West Beirut do so in order to obtain the release of another kidnapped person.” So it was when foreigners in Lebanon were first kidnapped.55 Had the Americans dealt with the matter in “a practical way,” by accepting an exchange “according to the Lebanese practice,” the hostage affair “would have ended and its file would have been closed without further suffering.” Instead, the Americans hopelessly complicated the affair by placing it in the realm of international terrorism. The United States government could then use the hostage issue to generate “a political and security program” against “the Islamic movement,” and then exploit it as a means to reopen a dialogue with Iran.56

    Yet when all was said and done, Fadlallah’s verdict went against the hijackers and hostage takers. His simplest objection was that these actions harmed the image of Islam, and seriously undermined his own campaign to persuade all and sundry that an Islamic Lebanon would be a more just and equitable Lebanon, for Christian and Muslim alike. Opposition to Islamic republicanism fed upon the perception of Islam as a faith of fanatic extremism. Fadlallah lamented that “in Western public opinion, it has become popular to think that terrorism is linked to the revival of Islam, and that extremism and related violence are natural Islamic traits, revealing the true face of the religion.”57 Fadlallah sought to dispel this image of Islam through a brilliant combination of candor and guile.

    Since the deeds of hijackers and hostage takers seemed bold and courageous to many in Hizballah, so Fadlallah first had to make the “nation” of Hizballah aware of their cost. A particular target of hostage-takers and even assassins were the faculty members of the American University of Beirut (AUB), an institution considered by many in Hizballah to be a bastion of corrupting influence. Fadlallah agreed that a conflict existed between the “Western system of education” and “Islamic ideology,” but the haphazard kidnapping of professors would not bring about AUB’s closure, and it cast Islam in an utterly negative light. The proper approach was to transform the university by transforming its students, through the confident preaching of Islam’s message.58

    Other common targets of hostage takers were the foreign correspondents stationed in Beirut; there was a widespread suspicion in Hizballah that hostile spies made extensive use of journalistic cover. But Fadlallah saw the role of journalists as an essential one in his campaign of persuasion. Foreign journalists often sought him out, making him one of Lebanon’s most interviewed personalities and providing Hizballah with access to readers and viewers throughout the world. In this light, the kidnapping of foreign journalists was positively harmful to the cause, even if there were some spies among them. In one instance, Terry Anderson, the bureau chief of the Associated Press in Beirut, was kidnapped “a day after he had interviewed me,”59 a move which Fadlallah obviously regarded as a personal affront because it threatened his own easy access to the press. “We should help journalists in their task to inform, whatever the negative aspects may be.”60

    But Fadlallah invoked a more consequential logic for his stand, in his capacity as an authoritative interpreter of Islam’s moral and legal precepts. The hijacking and kidnapping of innocent persons constituted wrongful punishment and contradicted the teachings of Islam. It was “forbidden to kidnap or kill an innocent person because one has a score to settle with a head of state.”61 The Qur’an taught that no one should take upon himself the burden of another soul, that “if a father commits a sin you are not permitted to punish his son, because God has made everyone responsible for what he has done.” Fadlallah explicitly defined hijacking and kidnapping as “inhumane and irreligious” and an “un-Islamic method.” For all anyone knew, the victims “might be opposed to the regime against which the hijacking operation is directed,” and “opposed to the policies of their own governments.” These innocent persons bore no responsibility for the wrongs done to the Muslims. What was their crime? If they were indeed spies, as hostage takers sometimes claimed, then they should immediately be tried for espionage. If they were not spies, then they should be released, not bartered. Fadlallah adhered to this position not only in interviews with journalists but in his Friday sermons from the pulpit of his own mosque in Beirut’s southern suburbs. He not only denied allegations of personal involvement in these acts but declared,”I would not have any self-respect if I had anything to do with them.”62

    Indeed, Fadlallah claimed to be actively working for the release of hostages, and he met with the many mediators who clamored to see him. His purpose, he declared, was to “create a psychological situation that would bring pressure to bear on the kidnappers themselves.”63 Fadlallah’s denial of sanction for these acts left the justifications to Hizballah’s lesser clerics, who were not up to the task and were reluctant to challenge directly Fadlallah’s more authoritative reading of Islamic precepts. And so the hostage takers themselves were forced to plead their own case in any way they could, usually through letters to the Lebanese press and videotapes of the hostages reading messages from the captors. These became more lengthy and frequent, but they could not match the eloquent locutions of Fadlallah.

    And so consensus eluded Hizballah regarding the extraordinary means of hostage-taking. Fadlallah’s preaching created a moral dilemma for Hizballah and necessitated a more careful reformulation of Hizballah’s own position. Husayn al-Musawi continued to support the kidnapping of “spies or military personnel,” actions that were “undoubtedly useful” to the cause. But hostage taking had gotten out of hand after “some excited Muslims in Beirut” began to take “anyone off the streets.” No good had come of these ill-conceived operations, and Muslims were now widely regarded as kidnappers. Hostage taking had become “chaotic,” overshadowing and tarnishing “the major acts of hostage taking which were done to serve the nation of Hizballah.” Musawi’s was a plea for discriminate rather than indiscriminate hostage yaking, in accord with what he called “Islamic decision-making” — a euphemism in Hizballah’s lexicon for Iran.64 Musawi even reached the conclusion that if hostages were innocent, then “I am against hostage taking, even if the captives are American or French.”65 Subhi al-Tufayli also concluded that the hostage situation “harms the Islamic cause.”66

    The growing unease in Hizballah over the method of hostage taking had its origins in the moral logic of Fadlallah, who sought to serve as the movement’s unacknowledged conscience. But if hostage deals should ever begin to provide substantial benefits to Hizballah, that may force a change in his moral logic by altering perceptions of cost and benefit in hostage taking. Fadlallah responded to the spectacular success of the suicide bombings by overcoming his “reservations” and creating a moral logic that justified the attacks. If hostage taking were ever to be regarded in Hizballah as a great success in its own right, Fadlallah’s moral objections might dissolve into simple reservations, permitting a reformulation of his moral logic in subtle but significant ways. For he is not locked into his current position. He has never issued a formal fatwa forbidding all hostage taking. He has even hesitated to issue a fatwa regarding proper conduct when a hostage falls seriously ill. Although Fadlallah has taken a position on hostage-taking, he has not staked his professional reputation as a jurist on his stand. Those who actually hold the hostages have been able to resist the “psychological situation” which Fadlallah seeks to create, precisely because he has not issued a definitive ruling. Finally, Fadlallah is wary lest he be caught contradicting Khomeini, who never issued a ruling on hostage taking and whose silence is understood by the hostage-holders as an implicit endorsement. When they have given up hostages, it has been at the bidding of Iran, not Fadlallah.

    Hizballah’s Continuing Dialectic

    Hizballah is divided over the question of hostage taking. That is perhaps inevitable, for Hizballah began as a coalition and it remains one. The movement is devoted to one purpose: the eventual establishment of an Islamic state in Lebanon. But its leaders continue to debate among themselves the morality and legality of the means to that elusive end. The extraordinary means employed by some within the coalition have prompted an extraordinary debate. It is unusual because in Shi`ite Islam only the cleric can morally disengage the common believer from his acts. In that limited sense, bombers, hijackers, and hostage-takers are morally dependent upon Hizballah and Iran, and the verdicts of their learned scholars are hardly academic. Yet their interpretations of Islam’s dictates often differ in important and even fundamental ways. The evidence for their debate in interviews and speeches only hints at what must be an intense internal disputation over the future course of the “nation” of Hizballah.

    As a coalition, Hizballah is liable at any time to split. Yet Lebanon’s tribulations seem only to strengthen it. Hizballah has seen its enemies retreat time and again, reinforcing its view that Lebanon’s crisis will be resolved through Hizballah’s ultimate triumph. But Syria proposes a very different resolution to that crisis, one in which Hizballah has no place. The movement cannot confront Syria in conventional ways and expect victory. Hizballah is also unlikely to succeed in its bid to rid South Lebanon of all Israeli political and military influence if it resorts only to conventional methods. The debate over extraordinary means will not soon end.

    Notes

    1The secondary literature on Hizballah is limited but growing. For an account of Hizballah’s genesis, see Shimon Shapira, “The Origins of Hizballah,” The Jerusalem Quarterly, 46 (Spring 1988): 155-30. a brief description of the movement in the context of Lebanon’s other Islamic movements, see Marius Deeb, Militant Islamic Movements in Lebanon: Origins, Social Basis, and Ideology, Occasional Papers Series of the Center for Contemporary Arab Studies, Georgetown University (Washington, D.C., November 1986), pp. 12-19. For the Lebanese Shi`ite background, see Fouad Ajami, The Vanished Imam: Musa al Sadr and the Shia of Lebanon (Ithaca, 1986). For the evolution of recent Iranian policy toward Lebanon, see R. K. Ramazani, Revolutionary Iran: Challenge and Response in the Middle East (Baltimore, 1986), pp. 175-95. Cf. journalistic accounts of Hizballah by Robin Wright, Sacred Rage (New York, 1986) and Amir Taheri, Holy Terror (London: Century Hutchinson, 1987).
    2Ibrahim al-Amin in al-Harakat al-Islamiyya fi Lubnan (Beirut: Dar al-Sanin 1984), pp. 145-6.
    3Interview with Husayn al-Musawi, al-Nahar al-Arabi wal-duwali (Beirut), 10 June 1985.
    4Interview with Abbas al-Musawi, La Revue du Liban (Beirut),27 July 1985.
    5Interview with Mahmud Nurani, Monday Morning (Beirut), 14 January 1985.
    6Some details on the structure of Hizballah, provided by sources within the movement, appear in al-Shira (Beirut), 17 March 1986. This account may be regarded as substantially accurate.
    7The manifesto appeared in the form of an “open letter to the oppressed of Lebanon and the world.” The letter first appeared as a pamphlet entitled Nass al-risala al-maftuha allati wajjahaha Hizballah ila al-mustad’afin fi Lubnan wal-alam (n.p. [Beirut], 26 Jumada II 1405/16 February 1985). And English translation appears in Augustus Richard Norton, Amal and the Shi`a: Struggle for the Soul of Lebanon (Austin: University of Texas Press, 1987), pp. 167-87. For a full discussion of Hizballah’s principles of rule, see Martin Kramer, “Redeeming Jerusalem: The Pan-Islamic Premise of Hizballah,” in David Menashri, ed., The Iranian Revolution and the Muslim World (Boulder, Colo.: Westview Press, forthcoming).
    8This secrecy has recently come under the criticism of a member of Hizballah, who has compiled a new book on the movement’s methods of mobilization. The argument here is that even the most secretive of Islamic movements, the Isma’ilis, made their leadership known, at least to their own members. See Ali al-Kurani, Tariqat Hizballah fil-amal al-islami (Beirut, 1986).
    9For the various Lebanese and Iraqi Shi`ite movements which trace their antecedents to Najaf, see Martin Kramer, “Muslim Statecraft and Subversion,” Middle East Contemporary Survey, vol. 8: 1983-84 (Tel Aviv, 1986), pp. 170-3.
    10The most renowned of these commanders is Imad Mughniyya, a Lebanese Shi`ite who is now in Iran. Mughniyya’s name has appeared in connection both with the bombing attacks and kidnappings against Americans in Lebanon, and he was reportedly one of four persons indicted in the United States for his planning of the TWA jet hijacking of June 1985. For an American intelligence assessment of his role and character (“He is a violent extremist capable of impetuously killing the [American] hostages. Yet he does not operate without constraints.”), see Charles Allen to Vice Admiral John Poindexter, 9 September 1986, quoted in Report of the President’s Special Review Board (Washington, D.C.: U.S. Government Printing Office, 26 February 1987), B-153, n. 90. An unusual opportunity to break the circle of secrecy surrounding Islamic Jihad was reportedly lost in late 1985, when Mughniyya passed through France, and French authorities failed to act on a request from the United States that he be detained and prosecuted; New York Times, 14 March 1986.
    11But new material is still appearing on the “martyrs.” For the interesting interview with the parents of the young man who carried out the attack on the Israeli military headquarters in Tyre in November 1983, see al-Ahd, 14 November 1986.
    12Interview with Husayn al-Musawi, Kayhan (Tehran), 29 July 1986.
    13Interview with Tufayli, Ettela`at (Tehran), 20 August 1985.
    14For a fuller biographical account, see Martin Kramer, “Muhammad Husayn Fadlallah,” Orient (Opladen, West Germany) 26, no. 2 (June 1985), pp. 147-9. Some of Fadlallah’s theoretical writings, mostly from the 1970s, have been examined in two articles by Olivier Carré: “Quelques mots-clefs de Muhammad Husayn Fadlallâh,” Revue française de science politique 37, no. 4 (August 1987): 478-501; and “La ‘révolution islamique’ selon Muhammad Husayn Fadlallâh,” Orient 29, no. 1 (March 1988): 68-84.
    15For a revealing discussion of Fadlallah’s differences with Iran, even over Iran’s decision to promote the establishment of Hizballah, see al-Shira, 4 August 1986.
    16Fadlallah has taken the highly controversial position that there need not be only one final source of Shi`ite authority in matters of religious law; interview with Fadlallah, al-Shira, 26 May 1986. Fadlallah seems to be making a preliminary argument for a diffusion of authority that would allow him to stand as an equal to Khomeini’s successor. Publication of this interview is said to have angered Iranian officials in Beirut.
    17Interviews with Fadlallah, Monday Morning, 15 October 1984; al-Nahar (Beirut), 3 October 1984.
    18Interview with Fadlallah, al-Ittihad al-usbu`i (Abu Dhabi), 30 January 1986.
    19Interview with Husayn al-Musawi, Le Monde, 2 November1983.
    20Interview with Husayn al-Musawi, Le Figaro, 12 September 1986.
    21Interview with Husayn al-Musawi, Kayhan, 29 July 1986.
    22Interview with Abbas al-Musawi, La Revue du Liban, 27 July 1985.
    23Interview with Ibrahim al-Amin, Kayhan, 19 October 1985.
    24The accepted theological view is that suicide is a grave sin, and the person who commits suicide is doomed to continual repetition in Hell of the action by which he killed himself. Franz Rosenthal, “On Suicide in Islam,” Journal of the American Oriental Society 66 (1946): 243, 245.
    25The original story appeared in the Washington Post, 28, 30 October1983.
    26Interview with Fadlallah, al-Khalij (Sharjah), 14 November 1983.
    27Interview with Fadlallah, al-Khalij, 14 November 1983.
    28Interview with Fadlallah, al-Mustaqbal (Paris), 6 July 1985.
    29Interview with Fadlallah, al-Nahar al-arabi wal-duwali, 21 July 1986.
    30Fadlallah Friday sermon, al-Ahd, 5 December 1985.
    31Interview with Fadlallah, al-Ittihad (Abu Dhabi), 7 June 1985.
    32Interview with Fadlallah, Kayhan, 14 November 1985; oppressed peoples “do not consider anything forbidden in the pursuit of these objectives. The legitimacy of every means stems from the legitimacy of the end sought”; interview with Fadlallah, al-Majallah (London), 1 October 1986.
    33Interview with Fadlallah, Politique internationale (Paris) 29 (Autumn 1985): 268.
    34Interview with Fadlallah, Middle East Insight (Washington) 4, no. 2 (June-July 1985):10-11.
    35Fadlallah lecture delivered on 18 July 1984, published in pamphlet form under the title al-Muqawama al-Islamiyya fil-Junub wal-Biqa al-gharbi wa-Rashaya (n.p., n.d.), 16-19; it was also reproduced in the collection of Fadlallah’s sermons and lectures entitled al-Muqawama al-Islamiyya: afaq wa-tatallu`at (Beirut: 1986), 48-51.
    36Interview with Fadlallah, al-Majallah, 1 Octobee 1986. Here, too, Fadlallah criticized the American use of “psychologists and sociologists to come up with sensational phrases that will be popular with world public opinion.”
    37For the crucial role of moral disengagement in terrorism, see Albert Bandura’s article in this volume (Chapter 9).
    38Interview with Shaykh Ali Yasin, al-Liwa (Beirut), 9 July 1984. This person, originally from Majdal Silm, directs an Islamic institute in Tyre.
    39Interview with Shaykh Yusuf Da`mush, al-Safir (Beirut), 14 August 1986. This person is the prayer leader of the village of al-Saksakiyya.
    40For Hizballah’s own assessment of its military capabilities in the South (where it had about 500 men under arms), see al-Ahd, 12 December 1986.
    41Interview with Fadlallah, Monday Morning, 16 December 1985. The Tyre and Metulla operations were those regarded as “successful.”
    42Interview with Fadlallah, Kayhan, 14 November 1985. Fadlallah specifically mentions the attacks on the MNF and the bombing of the “two Israeli spy centers.”
    43Interview with Amin, Kayhan, 9 February 1986.
    44Interview with Tufayli, al-Ittihad al-usbu`i, 4 December 1986.
    45Interview with Husayn al-Musawi, al-Ittihad, 12 December 1986.
    46Interview with Ibrahim al-Amin, al-Majallah, 19 March 1986.
    47DPA (Beirut), February 4, 1987; quoted in Daily Report: Middle East and Africa (Washington, D.C.: Foreign Broadcast Information Service-FBIS), 5 February 1987.
    48Interview with Sadiq al-Musawi, al-Nahar al-arabi wal-duwali, 28 July 1986.
    49Hizballah statement, al-Safir, 29 June 1985.
    50AFP (Beirut), 13 May 1986; quoted in FBIS, 14 May 1986.
    51Interview with Abbas al-Musawi, La Revue du Liban, 27 July 1985.
    52Interview with Fadlallah, La Vanguardia (Barcelona), 9 November 1986; quoted in FBIS, 17 November 1986.
    53Interview with Fadlallah, al-Nahar al-arabi wal-duwali, 21 July 1986.
    54Interviews with Fadlallah, al-Nahar al-arabi wal-duwali, 1 July 1985; al-Mustaqbal, 6 July 1985; al-Ittihad al-usbu`i, 30 January 1986.
    55Interview with Fadlallah, al-Hawadith (London), 13 February 1987.
    56Interviews with Fadlallah, al-Ra’y al-Amm (Kuwait), 3 April 1986; al-Nahar al-arabi wal-duwali, 9 February 1987.
    57Fadlallah, “Islam and Violence in Political Reality,” Middle East Insight 4, nos. 4-5 (1986): 7.
    58Interview with Fadlallah, al-Khalij, 28 June 1986.
    59Interview with Fadlallah, Kayhan International (Tehran), 23 July 1985.
    60Fadlallah on kidnapping of French television journalists, AFP (Beirut), 12 March 1986; quoted in FBIS, 12 March 1986.
    61Fadlallah on fate of a French television journalist, AFP (Beirut), 15 March 1987; quoted in FBIS, 16 March 1987.
    62Fadlallah, “Islam and Violence in Political Reality”; interviews with Fadlallah, al-Nahar al-arabi wal-duwali, 1 July 1985; Kayhan International, 23 July 1985; Kayhan, 14 November 1985; al-Majallah, 25 December 1985; Fadlallah Friday sermon, al-Ahd, 5 December 1985.
    63Interview with Fadlallah, al-Hawadith, 27 March 1987.
    64Interview with Husayn al-Musawi, Kayhan, 29 July 1986.
    65Interview with Husayn al-Musawi, al-Ittihad, 12 December 1986. Still, he favored the “abduction and trial” of Presidents Reagan and Mitterrand; interview with Husayn al-Musawi, al-Nahar, 1 November 1985.
    66Tufayli on kidnapping, AFP (Beirut), 30 March 1987; quoted in FBIS, 31 March 1987.

      Hamas: “Glocal” Islamism

      Martin Kramer, “Hamas: ‘Glocal’ Islamism,” in Iran’s Race for Regional Supremacy (Jerusalem: Jerusalem Center for Public Affairs, 2008), pp. 68-73.

      Download (PDF, 777KB)

        , ,

        The Jihad against the Jews

        Martin Kramer, “The Jihad Against the Jews,” Commentary, October 1994, pp. 38-42.

        ON JULY 18, 1994 a ferocious bomb explosion ripped through the seven-story building at 633 Pasteur Street, in the traditionally Jewish quarter of Buenos Aires. The building completely collapsed, and the final death count reached 85 persons. It was Argentina’s worst terrorist attack.

        In many ways this strike resembled the bombing of the Israeli embassy in Buenos Aires in March 1992, which left 29 people dead. That earlier bombing immediately followed Israel’s assassination in south Lebanon of the secretary-general of Hezbollah, the Iranian-backed Shiite “Party of God.” Islamic Jihad, Hezbollah’s clandestine branch, made a convincing claim of responsibility for the embassy bombing, although the Argentine authorities never picked up its trail.

        The attack in July, as the chief U.S. counter-terrorism official later put it, also had “the hallmarks of a Hezbollah operation.” It likewise seemed to be an act of revenge, perhaps for an accumulation of grievances: the massacre of Muslim worshippers in Hebron’s mosque by an Israeli settler; or Israel’s June raid on a Hezbollah base deep in Lebanon’s Bekaa Valley, which killed nearly 30 trainees.

        The technique of the massive car bomb, so reminiscent of Beirut, was also identical in both instances, and pointed in the direction of Muslim extremists generally, and Hezbollah in particular. While Argentina has over 30 neo-Nazi and far-Right movements, which presumably would wish Israel and the Jews harm, the quantity of explosives and the method of delivery guaranteed that the dying would be indiscriminate. Indeed, nearly a third of those killed were non-Jewish passersby. Resort to such a technique required not only a determination to destroy the target, but a total lack of regard for the inevitable “collateral damage.” It seemed probable that only complete outsiders would be willing to kill Argentines so randomly in order to get at their target.

        Yet for all their similarities, this latest bombing differed in a crucial respect from its predecessor: it was directed not at Israelis but at Jews as such. No Israeli agencies operated from the building on Pasteur Street. The devastated structure housed the Asociacion Mutual Israelita Argentina (AMIA), the main organizational body of the Buenos Aires Jewish Community, which had just marked its centennial; and the Delegacion de Asociaciones Israelitas Argentinas (DAIA), the organizational umbrella of Argentine Jewry, established over 60 years ago. The building included everything from social-aid offices, where the elderly collected pensions, to the archives of AMIA and the records of the city’s hevra kedisha, its burial society.

        The choice of a Jewish target was no mistake. It came as the culmination of a shift in the thinking of many Muslim fundamentalists. Today they are in thrall to the idea that Jews everywhere, in league with Israel, are behind a sinister plot to destroy Islam. The battleground is anywhere Jews are organized to assist and aid in this plot.

        This is a new concept even for Islamic fundamentalism, and it represents an especially virulent form of anti-Semitism, one so widespread and potentially violent that it could eclipse all other forms of anti-Semitism over the next decade.

        RELIGIOUS prejudice always colored the traditional Islamic view of the Jews, but it also affected Muslim attitudes to Christians and all other nonbelievers. Most importantly, Muslims did not consider Jews a race apart. They regarded Jews as forming a community of belief—an errant belief, to be sure, but one entitled to a large measure of toleration.

        Modern anti-Semitism in Muslim lands dates only from about the beginning of this century, following the spread of European racial theories. The idea of the Jews as a band of conspirators came to Muslim lands largely through the translation of anti-Semitic texts into Arabic, and above all The Protocols of the Elders of Zion. Europe’s anti-Semitism, like its nationalism, had an immense impact on Muslim thinking, persuading many Muslims that the Jews did constitute a distinct race, whose members had always been treacherous in all places and at all times, because it was in their fundamental nature to be so.

        Not surprisingly, European-inspired racial anti-Semitism reached the height of its influence with the genocidal Nazi war against the Jews. In the 1930’s and 1940’s, Arab-nationalist leaders found support and then refuge in Berlin, and Arabic translations of Mein Kampf and the Protocols enjoyed their widest circulation.

        These ideas persisted into the postwar period, when Jews were forced from Arab lands. Despite their deep roots in these lands, Arab nationalist dogma drew on the anti-Semitic doctrines of Europe to portray the Jews as aliens in every place, at every time. The Arab nationalists claimed that the hearts and minds of all Jews belonged ultimately to the new state of Israel, and so any Jew could be held accountable for the supposed sins of the Jewish state. This provided the legitimation for the mass expulsion of Jews from Arab lands in the 1950’s. There were once 800,000 Jews in the Arab world; today there are only about 20,000, most of them in Morocco.

        Arab anti-Semitism took on a new guise in the 1960’s and 1970’s, under the impact of the fashionable anti-Zionism of the Left. While denying any anti-Semitic prejudice, the new “anti-Zionists” also denied Jews the right to self-definition as a nation. The Jews had wronged all mankind by deciding that they constituted a nation, and then by creating Israel in the heartland of another nation.

        It followed that the only solution to the Jewish problem was denationalization, to be achieved by the defeat and dismantlement of the state of Israel and the return of the Jews whence they came. It was an idea that dovetailed nicely with the growing influence of Soviet and New Left anti-Zionism, and reached its apex with the “Zionism is racism” resolution of the UN General Assembly.

        Throughout these many changing fads of Arab anti-Semitism, however, an earlier generation of Muslim fundamentalists still adhered to a strict reading of the Islamic tradition. Their attitude to the Jews rested not upon the imported European doctrines of race and nation, which they rejected, but upon religion. As careful readers of their own texts, they knew that the Qur’an faulted the Jews of Muhammad’s time for failing to recognize his prophethood. But they did not understand this as a lesson on the character of Jews in all times and places.

        Nor did these more traditional fundamentalists hold the Jews to be a conspiratorial race, or subscribe to any of the various solutions, from expulsion to extermination, held out by European example. In their view, Islam provided the perfect solution to the Jewish problem: the creation of an Islamic state, which would accord Jews the status of an autonomous, protected religious community. Their model was the dhimma, the covenant of submission and protection offered to Jews and Christians during the first Islamic conquests.

        This view still allowed for a distinction between Judaism and Zionism and, by extension, between Jews and Israelis. An example of fundamentalist rigor on this point could be found in the thought of the late Ismail Faruqi of Temple University in Philadelphia, a Palestinian fundamentalist of the old school. Faruqi regarded anti-Semitism as one more European disease which Muslims had caught by sleeping with the West, and which a return to true Islam would eradicate. “There cannot be any doubt that the Jew is a sufferer of injustice at the hands of the Christian West,” admitted Faruqi, rejecting the idea that the Jews were everywhere evil and deserving of retribution. As Faruqi saw it, “Islam offers a perfect solution to the Jewish problem which has beset the Jews and the West for two millennia,” since it would allow Jews complete communal and religious autonomy, and the right to reside anywhere in the ideal Islamic state.

        Of course, Faruqi went on to add a crucial punch line: “The Islamic position leaves no chance for the Zionist state but to be dismantled and destroyed, and its wealth confiscated to pay off its liabilities.” But Faruqi never would have conceived of the conflict with Israel as entailing a global struggle between Islam and Judaism.

        FARUQI’S idea that “the relation of Islam to Judaism is one of sympathy, even identity” would appall the new generation of Muslim fundamentalists who have emerged since the 1980’s. Many of them have been thoroughly imbued with imported doctrines of anti-Semitism. Some are born-again Muslims, ill-acquainted with Islamic tradition, who often see Islam only as an ideology of power.

        These new fundamentalists deemphasize the long history of Islamic tolerance of the Jews across centuries and continents, fixating instead upon the early conflict between Muhammad and the Jewish tribes of 7th-century Arabia. The Jews who clashed with Muhammad are presented as archetypes of a universal Jew, treacherous by nature, whose perfidy threatens not only Islam but all humanity.

        In this discourse, which purports to be the authentic voice of Islam, all manner of themes and sources intermingle. Verses from the Qur’an abut quotations from the Protocols. The role of the Jews in Arabia of the 7th century is compared with the alleged international power of the Jews in the late 20th. And in this collapsing of sources and history, another distinction—between anti-Zionism and anti-Judaism—is lost. The fundamentalist arguments mobilized against the state of Israel are invariably arguments against the Jews in general.

        In short, the Islamic fundamentalist position has now been thoroughly penetrated by classic European anti-Semitism. This has been facilitated by the fact that so many fundamentalist thinkers of the present generation have spent time in the West, collecting advanced degrees at the universities of London and Paris. There they internalized the anti-Semitism of the extreme Left and Right, and they now retail a comprehensive indictment of the Jews which goes far beyond anti-Zionism. Their tales of unbridled Jewish power enjoy even more credibility among their listeners at home, since they can claim to have seen and experienced it firsthand. They wax persuasive when they declare that an international Jewish conspiracy stands behind Salman Rushdie’s The Satanic Verses, or the fall of the Muslim-owned Bank of Credit and Commerce International (BCCI).

        Consider the spiritual mentor of Hezbollah in Lebanon, Sayyid Muhammad Husayn Fadlallah, whose teeming flock overflows into Beirut’s streets to hear his mosque sermon each Friday. According to Fadlallah, “The struggle against the Jewish state, in which the Muslims are engaged, is a continuation of the old struggle of the Muslims against the Jews’ conspiracy against Islam.” Muslims now face

        a world Jewish movement working to deprive Islam of its positions of actual power—spiritually, on the question of Jerusalem; geographically, on the question of Palestine; politically, by bringing pressures to block Islam’s movement at more than one place; and economically, in an effort to control Islam’s economic potential and resources, in production and consumption.

        Fadlallah thus rejects the argument, which is still made by some nationalists and fundamentalists, that Israel is but an instrument of American imperialism. “The Jews want to be a world superpower….No one should imagine that the Jews act on behalf of any super or minor power. It is their personality to make for themselves a future world presence.” The very purpose of Israel is to bring “all the Jews in the world to this region, to make it the nucleus for spreading their economic and cultural domination.”

        For Fadlallah, then, Israel is “not merely a group that established a state at the expense of a people. It is a group which wants to establish Jewish culture at the expense of Islamic culture.” Here is a view of Muslims and Jews locked in a timeless and total confrontation, until one completely subjugates the other.

        Along with this notion has come the idea that Jews everywhere are Israel’s co-conspirators in a plot against Islam. A leading protagonist of this idea is Rashid al-Ghannushi, the exiled leader of al-Nahda, the banned Tunisian fundamentalist movement.

        Last year, Ghannushi was granted political asylum in Britain, and he is now the foremost fundamentalist ideologue in the West. From the belly of the beast, he has contended that the Jews everywhere are behind a worldwide campaign against Islam. Islam and the West could reach an accommodation, he says, were it not for the worldwide machinations of the Jews, who fan the fires of mistrust. Beware the Jews, he admonishes the West: “We Islamists hope that the West is not carried away by the Jewish strategy of linking the future of its relationship with the Islamic world with a war against Islam.”

        THE recent agreement between Israel and the PLO, and Israel’s continuing negotiations with Arab states, have, if anything, exacerbated fundamentalist anti-Semitism. Opposed to any negotiated agreement, the fundamentalists now seek to frighten Islamic opinion by warning that peace will subject the Muslim world to complete Jewish domination.

        Since the expulsion of the Jews from the Arab world over a generation ago, domestic Jewish influence has not been a major issue, either for nationalists or fundamentalists. But now the fundamentalists are declaring that the “normalization” provisions of any peace treaty will mean a massive influx of Jews into Arab countries—as diplomats, journalists, businessmen, and tourists. Their objective, say the fundamentalists, will be to dominate and corrupt the Islamic world.

        This is the line now being taken by the leading spokesman of the Palestinian Hamas, Ibrahim Ghawsha, who resides in Jordan. Ghawsha subscribes to the concept that the conflict with the Jews is not over territory but truth, and is therefore eternal: “We think the conflict between the Arabs and Jews, between the Muslims and the Jews, is a cultural conflict that will continue to rage throughout all time.” With peace, he warns, the Jews will gain the upper hand in that conflict; the return of Arab territory is a clever Jewish ruse, which will allow Israel to extend its hegemony over the entire region. Israel’s economic resources, he reminds Muslims,

        are extremely advanced technologically and scientifically. God forbid, if by means of signing the peace accords the Arabs and Israelis reach a compromise and they implement their plan for autonomy. Arab economies will collapse because they will not be able to compete with the Israelis’ modern industries. Thus, Israel will dominate the region as Japan dominates Southeast Asia, and the Arabs will all become employees of the Jews.

        The image of the Jew is thus transformed, from a ruthless enemy on the battlefield to a ruthless boss on the factory floor. In the same spirit, Ghannushi has called the Israel-PLO accord “a Jewish-American plan encompassing the entire region, which would cleanse it of all resistance and open it to Jewish economic and cultural activity, culminating in complete Jewish hegemony from Marrakesh to Kazakhstan.”

        This Jewish hegemony would extend even into Arabia, to the sacred precincts of Islam, from which Muhammad expelled the Jews. “The Jews are planning to return to Khaybar,” warns Ghawsha, referring to the town near Medina which was the largest Jewish settlement in Arabia at the time of Muhammad, and against which Muhammad waged war. “Actually, by this accord, they will go there. They will go back peacefully. They will ask for the houses of their grandfathers.”

        From the fundamentalist vantage point, this scenario of Jews penetrating their world, demanding a return even to Arabia, is the nightmarish prelude to the ultimate eradication of Islam by its most intractable enemy.

        And so fundamentalists must now proceed to the task of portraying the Jews in their true light. Hezbollah’s Fadlallah takes for granted that agreements will be reached between Israel and weak Arab governments. Their implementation therefore must be combated at the popular level. And Fadlallah points to the source from which Muslims can draw inspiration:

        In the vocabulary of the Qur’an, Islamists have much of what they need to awaken the consciousness of Muslims, relying on the literal text of the Qur’an, because the Qur’an speaks about the Jews in a negative way, concerning both their historical conduct and future schemes.

        THIS species of anti-Semitism is intended by its creators to amplify a genuine apprehension. As more accords are reached, Jews are appearing in Arab countries either where they were never present, or where they disappeared over a millennium ago, or whence they fled a generation ago. Fear of subjugation runs deep in Arab societies, and it will not be surprising if this shrill anti-Semitism gains a widespread hearing.

        But the invigorated anti-Semitism of Muslim fundamentalists is a threat not only in the Middle East. Muslim immigrants and visitors have arrived in ever greater numbers to the West, in countries where Jews are long established: Britain, France, the U.S., Argentina, and Australia. Today virtually every trend in Islamic thought and activism is represented in the Americas and Europe, including the most militant forms of extremism. Britain, for example, is home to organizations of Iran’s supporters, especially around the so-called “Muslim Parliament”; to the Palestinian Hamas, which publishes its flagship magazine in London; and to the Hizb al-Tahrir, or “Liberation Party,” clandestine in the Middle East but highly visible on British campuses. This is the kind of volatile mix one would be hard-pressed to find in any single Middle Eastern country.

        In recent years, the Jews have not been at the top of the agenda of Muslim fundamentalists in the West, who have been much more preoccupied with two other objectives. First, they have tried to purge Muslim ranks of “deviants,” to create an atmosphere of intellectual intimidation so that only their ideas can be safely aired. This was the portent of the Rushdie affair in Britain. Second, they have tried, often through violence, to compel Western governments to abandon support for secular, pro-Western regimes in the Islamic world. This was the apparent motive behind the World Trade Center bombing. Until now, the Jews have been marginal to the quest for purity and power; and until Buenos Aires, Jews as such had not been singled out for death threats or bomb attacks.

        But the progress of the Arab-Israeli peace process has altered fundamentalist priorities. If the peace process cannot be stopped on Middle Eastern ground, then perhaps its momentum can be checked by a counteroffensive on foreign ground. And for those fundamentalists who have thoroughly refined their theory of a world Jewish conspiracy against Islam, a Jewish target will do as well as an Israeli one. Indeed, the message of Buenos Aires is that Jewish targets, because they are so numerous and indefensible, might even be preferred under certain circumstances.

        The upshot is that all of Jewry is held hostage against the conduct of Israel. The choice probably fell first on Argentina because it has no effective investigative apparatus of its own—a weakness demonstrated by its failure to solve the Israeli embassy bombing of 1992. But a similar strike could be delivered just as readily in any other country. The infrastructure is already in place.

        FORTUNATELY, against this temptation to strike soft Jewish targets, there are also ideological and practical constraints. On one plane, the distinction between Israel and the Jewish Diaspora is vital to fundamentalists. Here is the secretary-general of Hezbollah, Sayyid Hasan Nasrallah, in an interview last year:

        I wish to send a message to all the Jews who came to Palestine I want to tell them that their ambitions, dreams, and aggression can never provide them with the security, stability, and regional power they want. If they truly want security, peace, and stability, they must return from where they came. I believe the climate in Paris is better than in Palestine. Let them return to Paris, London, Australia, from wherever they were before.

        Yet now, by threatening all of world Jewry, Islam’s fundamentalists have contradicted this logic, strengthening the perception that it is the Jews of Israel who are the most secure of all. Moreover, when Israel’s Jews do “return,” it is from a position of strength—in the tragic case of Buenos Aires, not only to help dig bodies out of the rubble, but also to assist the Argentine government in its investigation. An international carte blanche for the Mossad is a risk not all fundamentalists are prepared to run.

        Such attacks also corrode the moral underpinnings of the fundamentalists themselves. Jihad is a moral code of warfare, regulated by provisions of Islamic law. As adherents of that law, many fundamentalists know that such attacks stretch it too far. Hence the silence among Hezbollah’s clerics over the bombing, and the statement by one of them that, because the bombing killed women and children, “this act cannot be the work of those who are committed to Islam.”

        True, Hezbollah has abducted and bombed innocents of various nationalities many times before. But those acts have always created a measure of internal discord between hard-nosed operatives and the guardians of the law. This is something Hezbollah usually seeks to avoid, and may serve as a brake on any rapid descent into all-out terror against Jewish targets worldwide.

        More practically, Muslim fundamentalists are discovering again that attacks against Jews as such yield no benefits and provide no relief from Israel’s military strikes. This is a repeat lesson, since a decade ago, Hezbollah gained nothing from holding another Jewish community hostage against Israel’s conduct.

        Thus, in 1984 and 1985, a group operating under the wing of Hezbollah and calling itself the “Organization of the Oppressed of the Earth” abducted one in every ten of the remaining 100 Jews in Lebanon, hoping to force the release of Shiites detained by an Israel-backed militia in south Lebanon. Hezbollah accused its Jewish hostages of espionage: “We did not take these people because they are Jewish.” The charge was dismissed even by Lebanese Shiites, most notably in the case of Elie Hallak, the “doctor of the poor,” who had ministered largely to Shiites in the Ein-el-Mreisse quarter of West Beirut.

        In 1985, Hezbollah began to murder its Jewish hostages, ultimately killing all of them, including Dr. Hallak, in retaliation for Israeli strikes in south Lebanon. But Israel did not negotiate for their release. Nor did it retaliate for their murder.

        Israel’s policy, then and now, remains one of no negotiation over Jewish hostages. It will not drop its own defense if enemies threaten Jews elsewhere. Nor is it obliged to retaliate when Jews elsewhere are struck. And so, although Israel extended a hand to the dazed Jewish community of Buenos Aires, it did not take any retaliatory action in Lebanon for the bombing. On the other hand, Israel still retaliates against every rocket fired in its own direction by Hezbollah, and can be expected to do so in the future.

        Israel’s policy has been to signal that when Hezbollah attacks Israelis, Israel will invariably respond. But when it attacks Jews elsewhere, it must reckon not with Israel, but with the world. Today, many fundamentalist movements seek political legitimacy in the eyes of the world as they pursue power at home. If attacks on Jews fail to move Israel, but do move the world against them, their calculation becomes complicated.

        BUT these constraints alone will not suffice to put an end to terrorism. There is now a great backwash of extreme fundamentalists into the West, the result of crackdowns in the Middle East and North Africa. They are gaining shelter, visas, and even political asylum. While some respect the laws of their host countries, some do not. There are fundamentalists who look upon the West as one more arena for the conduct of their jihad—against Western governments, their own governments, Israel, and the Jews.

        If they are to be stopped, Western governments will have to show an absolute determination to keep their ground free of the violence that characterizes conflicts in the Middle East and North Africa. This can best be done by preventing the entry of more fundamentalist standard bearers; by regarding those already in the West as potentially violent; and by employing every legal means of surveillance against them.

        Jewish communities also must grow alert to the danger. The prescient introduction to the Anti-Semitism World Report for 1992, published by the Institute of Jewish Affairs in London, determined that “Jewish security throughout the world is perhaps affected most seriously of all by Islamic fundamentalist groups.” Yet at the same time, the report admitted that “this is an area about which there is more speculation than hard evidence,” and that there is “an insufficient knowledge of the extent of [Muslim] anti-Jewish activity and propaganda” even in Britain and France.

        The explanation for this failing is the obvious tendency to focus upon the heirs to the most destructive anti-Semitism of the past: neo-Nazis and the racist Right. Hence in the aftermath of the Buenos Aires bombings, there were many Argentine Jews who assumed that only the extreme Right could have been responsible for so heinous an assault.

        This is a view of anti-Semitism that looks backward, not forward. For the greatest threat today comes not from neo-Nazis but from those fundamentalists of Islam who see in every Jew a political target in their war against Israel. Much more must be done by Jews to thwart them, including in-depth research, defensive measures, close cooperation with law-enforcement agencies, and dialogue with responsible Arab and Muslim organizations. If such activity is not made a priority, Buenos Aires may turn out to be only the first strike in a global jihad against the Jews.

        © Martin Kramer

        Commemorations on the 19th anniversary of the AMIA bombing, July 2013.

          , , , ,

          Ayatollah Fadlallah dies

          Ayatollah Sayyid Muhammad Husayn Fadlallah has passed away in Beirut at the age of 74. He had been in poor health for some years, suffering from diabetes and heart problems. Fadlallah became famous (and, to his enemies, notorious) in the 1980s, for his role in channeling the message of Hezbollah to thinking young Shi’ites and to the world. He played a complex game, and it long fascinated me. I published a first short piece on him in 1985, and I explored him further in a 100-page study, finished in 1992 and accessible here.

          In the years since I followed him, Fadlallah’s presence diminished. First, Hezbollah acquired a political leader, Sayyid Hasan Nasrallah, with a powerful presence of his own. Hezbollah became less reliant on Fadlallah, at least as a mobilizer within Lebanon. Second, Fadlallah drifted even further into the stratosphere of grand ayatollah-hood, well above party politics, including those of Hezbollah. Third, some rival Shi’ite clerics, especially in Iran, thought he was getting too big for his breeches, and worked to cut him down through nasty accusations of theological deviation. Fourth, the removal of Saddam Hussein from power breathed new life into the religious academies in Najaf in Iraq, and its clerics, such as Ayatollah Ali Sistani, again began to loom large among Arabic-speaking Shi’ites. Fifth, Fadlallah’s poor health began to drag him down. His forte had always been the pulpit sermon, delivered in a controlled but fiery style, but in recent years, there wasn’t much flicker in his performances.

          He was a permanent stop on the circuit for foreign dignitaries, some of them pursuers of Islamist “moderation.” They would see him (after stringent security checks), get their photo taken with the wise man, and come away pondering his elliptical comments. Last year Jimmy Carter turned up (photo), much to the chagrin of the State Department, and Noam Chomsky paid his respects last May (photo). Within Lebanon, he built a substantial empire of charitable institutions such as schools and clinics, many of them funded by wealthy Shi’ites outside the country. The institutions will long outlive him.

          When I first published on Fadlallah in 1985, I wouldn’t have put a nickel on his dying a natural death. That same year, he was the target of a car bombing that missed him and killed over eighty persons. But Fadlallah was an expert in planting seeds of doubt, and over the years he dropped off the hit lists of Hezbollah’s enemies. Still, without him, Hezbollah would have had a much tougher row to hoe in the early years. He wasn’t responsible, as far as I know, for any one act of violence, but he justified quite a few of them after the fact. Up until today, he was on the U.S. Treasury Department’s list of “specially designated nationals.”

          Needless to say, when it came to Israel, he was uncompromising. I do think I treated him fairly and respectfully in my long study, and I made sure he received it—especially the subsequent Hebrew edition, which appeared as a monograph with his portrait on the cover. At the peak of his powers, he was truly formidable. It’s unlikely that Lebanon will be home to another figure quite like him again.

            , ,